Translate

16 Şubat 2017 Perşembe

Cromwell - İngiltere İç Savaşı







“Ey bu meclisin aşağılık mensupları!.. Acele edin ve defolup gidin... 

Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.

Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok? 
Atım kadar bile dindar değilsiniz!
Altın sizin yeni Tanrı’nız olmuş!
Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı! 
Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!!! 
Acele edin rüşvetin köleleri! 
Acele edin, gidin! 
Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..”


Oliver Cromwell, 1653







Yapım: 1970 ABD-İngiltere
Yönetmen: Ken Hughes
Oyuncular: Richard Harris, Alec Guinness, Robert Morley 

Kral I.Charles'ın dini siyasete alet eden politikalarından iğrenen Oliver Cromwell (1599-1658), ailesini de alarak Yeni Dünya'ya taşınır, fakat bu arada İngiliz Sivil Savaşı çıkar. Krallıktan cumhuriyete geçiş olan İngiliz İç Savaşı sırasında Parlamento birliklerinin komuta heyetinde olan ve daha sonra iktidara gelen (1650-1658) 
Oliver Cromwell’in hayatını anlatır.










14 Şubat 2017 Salı

Marie Antoinette / Fransız Devrimi






MARİE ANTOİNETTE
Yönetmen: Sofia Coppola , 2006
Oyuncular: Kirsten Dunst, Jason Schwartzman, Judy Davis





BÜYÜK FRANSIZ DEVRİMİ NASIL BAŞLADI ?


Fransa Kralı XVI. Louis, küt burunlu, demir tokalı makosenlerinin parmak uçlarında hafifçe yükseldikten sonra öne doğru bir adım attı, durdu. Birdenbire geri dönerek aynı hareketi tekrarladı. Versailles Sarayı’ndaki odasında yalnızdı. Dev gibi odanın tüm mobilyalarını ezberlemişti. Gözünü kapadığı anda neyin nerede olduğunu bildiğinden, neredeyse kapalı gözlerle tüm odayı dolaşacak hale gelmişti: “Oda aynı oda, ama kral aynı kral değil,” dedi fısıltıyla.

Yandaki odalardan birinde Sınıflar Meclisi (Etajenero) toplantı halindeydi. Birden iki elini birbirine vurarak şaklattı. Odaya hemen muhafızlardan biri girdi: “Necker’e haber verin, Kurucu Meclis’e katılacağım!”

Ortalık karışıktı. Liberaller, öngördükleri darbeyi yapmışlar, Sınıflar Meclisi’nin üç sınıftan (soylular, ruhban sınıf ve halk) oluşarak 5 Mayıs 1789’da Verailles’te toplanmasını sağlamayı başarmışlardı.

XVI. Louis’nin mutlakıyet rejimi bu büyük tehdit karşısında tepkiliydi. Kral, toplantıların ayrı ayrı salonlarda ayrı sınıflar olarak yapılması talimatını verdi. Buna bazı asiller ve din adamları uydularsa da, Halk Meclisi (Triers Etat) birleşik toplantılara devam edeceği kararlılığını bildirdi.

İşte üzerine yeni giysilerini geçirirken XVI. Louis’nin kulaklarında o günkü çığlığı yankılanıyordu: “Ne yaparlarsa yapsınlar, oldukları yerde kalsınlar!”…

Kimse dinlemedi… Mutlakıyet rejimi yerle bir olmak üzereydi artık. Çünkü Halk Meclis’i 9 Temmuz’da kendini Kurucu Meclis ilan ederek, son noktayı koymuştu.

Louis’nin tek seçeneği vardı: Zor kullanmak. Paris sokaklarına ve banliyölerine asker yığınağı yaptı. Paris halkı da bu “önlemlere” sert tepki gösterdi. Bastille kalesi (hapishanesi) kuşatıldı, 14 Temmuz günü kuşatmacılar Bastille’i ele geçirerek, cezaevi müdürünü öldürdüler.

XVI. Louis halkına karşı kanlı bir savaşa girmeyi göze alamazdı. Bu yüzden de Kurucu Meclis’e gitmeyi daha uygun buldu. Amacı da meclis üyelerine askerleri geri çekeceğini ve biraz önce talimat verdiği eski bakanı Necker’i yeniden göreve getireceğini bildirmek istemesiydi.

Kral odada hızlı hızlı dolaşırken aklına son on yıldır ülkenin düştüğü durum geliyordu. Zaten had safhaya yükselmiş toplumsal huzursuzluklara bir de ekonomik kriz eklenmiş durumdaydı. Dışarıdan alınan borçların artmasıyla geçici bir refah düzeyi tutturulmuş, ama işte onun da sonuna gelinmişti. Gelirler artıyormuş gibi görünüyordu, ama dış borç artık altından kalkılamaz bir hale gelmişti. Fransa, uzun kraliyet döneminde ilk kez dış borç fazlası veriyordu.

Gelir tablosu 550 milyon Fransız frangına ulaşmış gibi görünüyordu ama bu gelirin üç yüz milyonu dış borçları kapatmaya gidiyordu. Görünüşte bir modernlik hakimdi. Yollar daha düzenliydi, yeni binalar yapılıyor hatta Paris’in çehresi bile değişiyordu. Sanki Fransa on yıl öncesine göre çok daha iyi durumdaydı Paris’e bakıldığında, ama durum hiç de öyle değildi. Borsa inişli çıkışlıydı. Spekülasyon en büyük baskı aracıydı.

Kral derin bir soluk aldı. Bu çelişkili durumdan kurtulmanın tek yolunun mutlakıyet rejiminden kurtulmak olduğunun farkındaydı. Bu, kralın yetkilerinin azalması anlamına geliyordu ki, bu da hiç iç açıcı bir durum değildi. Liberal politika kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Gerçekçi olmaktan çok uzaktı. Kağıt üzerinde ciddi gibi görünse de, yaşam bunu reddediyordu. Ülkedeki işsiz sayısı ülke nüfusunun yüzde onuna ulaşmıştı.

XVI. Louis, bazı ödünler vererek, yetkilerinin bir kısmından feragat ederek bu sancılı dönemi atlatacağını düşünüyordu. İşte Büyük Fransız Devrimi bu koşullarda başladı. XVI. Louis huzursuzdu. Tekrar makosen pabuçlarının ucunda yükseldi, yine sert bir dönüş yaptı ve bu kez bir daha geri dönmedi… Giyotin denen ölüm makinesinin bıçak ağzını ensesinde hissettiğinde alnından iki buz damlası yere damladı...


Mümtaz İdil / Odatv-2011
EK:
Kendisinden önceki bütün çağlardan süregelen değerlerin ve gelişmelerin önemli ölçüde değiştiği “Yakın Çağ”ı başlatan Fransız Devrimi 1989 yılında 200. yılını tamamlamakta ve bu nedenle yılın ana temalarından birisini “Fransız Devrimi” oluşturmaktadır.1789 da Fransa’da başlayan siyasal ayaklanmanın adı olan “Fransız Devrimi”nin nedenleri üzerinde tarihçiler birleşememekte, bazıları bu olayı “Aydınlık Çağı”nın bir entellektüel hareketi olarak görürken, bazıları ezilen sınıfların feodal zulme karşı ayaklanması olarak telâkki etmektedir.  Fransız İhtilali ve Etkileri - Prof.Dr.İsmet Giritli




Maria Antoinette Giyotine Götürülürken
MEMOIRS OF LOUIS XV. AND XVI. by Madame du Hausset, 1899/kitap




MARİA ANTOİNETTE (1755 – 1793)
Kısaca Marie Antoinette veya Maria Antonia olarak bilinir. Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve eşi Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'nın kızlarıdır. Henüz 14 yaşındayken Fransa veliahtı XVI. Louis ile evlendi. 1774 Mayıs'ında XVI. Louis Fransa kralı ve Marie Antoienette de Fransa kraliçesi oldu. XVII. Louis'nin (Kayıp Döfen) annesidir. Fransız Devrimi esnasında "Vatan hainliği" ile suçlanarak giyotinle idam edildi .  Ekmek kıtlığından haberi vardı   “Ekmek yoksa, pasta yesinler!” demediğini, ya da bir çeşit ekmek olan pastayı kasettettiği söylenir.

1938 yapımı filmde giyotine götürülürken /video

1938 yapımı Maria Antonieta



*














30 Ekim 2016 Pazar

Vatanım Sensin Dizisi




Beklediğim tepki geldi. Bu dizinin senaryosunu yazan, yöneten, oynayan, bizi "white walkers" mı sandı? "Kurtuluş Savaşı yapılmadı", "İşgal olmadı" "Yunan askerlerine şehitlik yaptıralım" gibi böğüren şerefsizlerle beraber mi yürüyorsunuz? Yoksa "kandıranlarla kandırılanlara" karşı empati mi kurmamızı istiyorsunuz?

Senaryosunda 'Kuva-yi Milliye tarafından casus olarak görevlendirilmiş olma ihtimalini' düşünsem bile, anlam veremedim. Kalbim sıkıştı izlerken. Çünkü dizide Hasan Tahsin gibi tarihsel gerçekliği olan kişiler kullanılıyordu. Ve tarihi bir dizi çekiyorsanız, gerçeğe uygun olmalı. Bu diziye emek veren herkes, biriniz de çıkıp irdelemedi mi senaryoyu, replikleri?.. Haram olsun üzerimizden kazandıklarınız. Lanet Olsun Hepinize!

Gerçeğe uygun olarak çekilen Karayılan dizisine "bazıları" tepki göstermişti, onların gönlü hoş olsun ve sırf "Millet Kenetlenmesin" "Bütünleşmesin" "Uyanmasın" diye de yayın saatini değiştirmişlerdi.

Vatan hainleri işte bunu yapar. Vatan hainleri sizin psikolojinizle oynar, beyninizi ele geçirir, bilinçaltınıza bomba atar, zombiye çevirir. Sonra "vur enseye al lokmayı"... 

Bu diziyi zevkle izleyenleri "Üç Harfliler" Çarpsın! 
HÜMANİZM-MİŞ, DE GET!

SB.




Vatanım Sensin 1. Bölüm;
İzmir'e ayak basan Yunan Ordusu










VATANIM SENSİN YALAN OLDU

Kanal D’de başlayan başrolünü Halit Ergenç ve eşi Bergüzar Korel’in paylaştığı “Vatanım Sensin” adlı dizinin ilk bölümü yayınlandı. İnsanları hayrete düşüren tarih çelişkileri ile dolu olan dizi Selanik’i düşman kuvvetlerine Türk askerlerinin para karşılığı nasıl sattığını, birbirlerini maddi menfaat için nasıl katlettiğini anlattıktan sonra, İzmir’e Yunanlılar’ın gelişini yine saçma sapan bilgilerle donatmış.

Hayal ürünü bilgilerle bezenmiş, insanların kafasını karıştıran diziye 16. Kitabı “Osmanlı’nın son hikayesi Firar” adını taşıyan Mutlu Tuncer tepki gösterdi.

Dizinin baştan aşağı, tarihle yakından uzaktan ilgisi olmayan bilgelerle hazırlandığını söyleyen Tuncer’in eleştirileri şöyle:

“Hainler var mıydı, tabii ki vardı. Ama vatanseverler hainlerden çok daha fazlaydı. İzmir’in işgalinde görülebilecek veya gösterilebilecek en büyük hain, elinde Yunan Bayrağı ile işgal güçlerini karşılayan vali İzzet Paşa’dır. Kambur İzzet diye bilenen bu zat, vilayetteki personeli alarak dışarıya çıkmış ve hepsini “Zito Venizelos” diye bağırtmıştır. Ancak dizide bu bölüm yok, Hasan Tahsin’in kimsenin toplantıya gelmemesi ile ilgili yakınmaları var. Böyle bir şey asla olmamıştır. İzmir’deki Türkler, Yunan ordusunun İzmir’e geleceğinin duyulması ile birlikte, harekete geçmişler direniş planları kurmuşlardır. Şimdi, işgalden bir gün önce yaşananlara bakalım:”




VATANINI SEVEN ALLAH İÇİN GELSİN! 
(OSMANLI’NIN SON HİKAYESİ FİRAR SAYFA 117)

14 Mayıs gecesi, işgal haberi artık tüm mahallelerde konuşulur olmuştu. Bir grup genç, İzmir Valiliği’nin önüne yürümüşler, valiye nota ileten subayların çıkışları sırasında “Bu vatanı sahipsiz sanmayın. Biz ölürüz ama yanımızda birçoğunuzu götürürüz” diye protestolarda bulunmuşlardı…

Daha sonra bir okulda toplanıp, direniş cemiyeti kurmuşlar, kuruculardan Köprülü Kazım, “İşe yarayan ne varsa, silah olarak kullanabileceğiniz her şeyi alın dağlara çıkalım ve savaşalım.” diye haykırmıştı. Bu gençler silahlanarak aynı gece iç bölgelere çekileceklerdi. Aynı gece, İzmir Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, bir bildiri yayınlamış, İzmir halkını Milli Birliğe ve işgale karşı silahlı direnmeye çağırmıştı. İzmir camilerinin minarelerinden selalar veriliyor, düşmana karşı birlik ve beraberlikle mücadele çağrıları yapılıyordu.

Yunan donanmasının geleceğinin kesinlik kazandığı 14 Mayıs gecesi artık direniş kararının alındığı tarih olmuştu. Camilerden yapılan duyurularla, direniş bildirilerine insanlar uymuşlar, koşarak toplantı yeri olarak belirlenen Bahribaba Parkına gelmişlerdi. Sayıları 40 bine yakındı ve sabaha kadar ateşler yakmışlar protesto gösterileri yapmışlardı… Sabahın erken saatlerinde gemiler uzaklardan görünmüş, direnişçiler Konak’a doğru yürümeye başlamışlardı…

15 Mayıs’ta yürekleri dağlayan görüntüler ortaya seriliyordu… İşte Yunanlılar sabahın ilk ışıklarıyla ve dev gemilerle gelmişler, bir kaçı kıyıya yanaşmış, askerlerini alkışlar ve tezahüratlar arasında indiriyordu… Yunan ordusuna mensup 12 bin asker karaya çıkmıştı. Yunan birliklerinin içinde her biri 200 kişiden oluşan İngiliz, Fransız ve Amerikan birlikleri de vardı. Papaz Hrisostomas etrafta koşarak “Türkleri öldürün. Teki bile kalmamalı” diye haykırıyor, Rumları ve Ermenileri galeyana getiriyordu. Bir içler acısı durum daha yaşanacaktı… Vali İzzet Bey ve memurları ise, işgal kuvvetlerinin dayatması ile Kordonboyu’na karşılamaya getirilmiş, ellerinde Yunan bayraklarıyla “Zito Venizelos” diye bağırmaya mecbur edilmişlerdi… Hiçbir direnç göstermemişler, güçleri yettiğince “Zito Venizelos” diye haykırmışlardı… Ancak emperyalistlerin işgali göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Çünkü İzzet Bey ve memurlarından daha farklı düşünenler çoğunluktaydı…

Bunlar Kramer Palas Oteli’nden birkaç yüz metre ötesinde konuşlanmışlardı. Daha sonra da Hükümet Konağı’nın etrafını sarmışlar bekleşiyorlardı. Bir Yunan alayı bayraklarla, arkalarında, yanlarında alkışlayan Rum vatandaşlarla Konak’a doğru gelmişlerdi… Valilik makamına girecekler ve şehri teslim almalarını simgelemek için Konağa Yunan bayrağı çekeceklerdi…
Gür bir ses duyulmuş ve o kalabalığın, o zafer çığlıklarının arasından bu ses mermi gibi kulaklara saplanmıştı:

– Durun! demişti … Böyle ellerinizi kollarınızı sallayarak nereye girdiğinizi sanıyorsunuz? Bu kadar kolay mı? Bu kadar kolay mı bu şehri işgal etmek!

Askerler durmuştu… Genç bir gazetecinin sesiydi bu… Kalabalığın önüne geçmiş, sıra sıra uygun adım hükümete doğru giden askerleri durdurmuştu… “Bu kadar kolay olmaz” diyordu… Aydınlık yüzlü genç bir adamdı bu… Hukuk-u Beşer Gazetesi’nin Başyazarı Hasan Tahsin…

Elini beline götürdü, tabancasını çıkarttı ve ardı arkasına ateşlemeye başladı. Yunan alayı, çil yavrusu gibi dağılmıştı… Bir kaçı, cansız yere düşmüştü… Askerler sağa sola koşturup siper almışlardı… Hasan Tahsin boşalan tabancasını doldurma koyuldu… Saklanmamış, siper almamıştı… Karşı ateş geldi… Vücuduna birkaç kurşun isabet etmişti… Sendeledi, tabancası düşmüştü. Son bir gayretle cebinde sakladığı el bombasını fırlatabildi Yunanlılar’ın bulunduğu yere… Patlama oldu ve arkasından sıkı bir kurşun yağmuru… Cansız yere düşmüştü Hasan Tahsin… Silahlar susmuştu… Şimdi ortalıkta büyük bir sessizlik vardı… Askerler onun yanına gelmeye çekiniyorlardı… Ölmüş müydü sahiden?

Birkaç dakika geçince, komutanları çıktı ortaya, emirler yağdırdı askerlere… Arkadan başka bir grup asker koştu geldi… Büyük bir güvenlik çemberi oluşturuldu… Hasan Tahsin’in yanına büyük bir dikkatle gittiler. Çoktan ölmüştü… İki üç asker cansız yatan bedenine kurşun yağdırdılar… Yetmedi, süngülerle delik deşik ettiler!

İşgale ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin’in şehit edilmesi başlangıçtı… Yunanlılar, acımasız ve vahşi cinayetleri ile savaş literatürlerine yeni bir boyut getireceklerdi… Dünyanın, hiçbir yerde görmediği bir vahşilik sergileyecekler, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürecekler, evleri basacaklar, yağmalayacaklar, kadınlara kızlara tecavüz etmekten çekinmeyeceklerdi… Sokakta yürüyen insanlara bile kurşun yağdıran zalimler, süngülerini de kullanarak ortalığı kan gölüne çevireceklerdi… 

Daha işgalin ikinci günü ölü sayısı 2 bini aşacaktı… İnanılmaz vahşi bir soykırım başlatılmıştı… Diğer taraftan Vahdettin ise, İstanbul’dan emirler yağdırıyor; İşgal kuvvetlerinin hoşuna gitmeyecek her davranıştan halkı men ediyordu… İzmir kan ağlıyordu. Her mahalleden feryatlar yükseliyor, acılar yürekleri dağlıyordu… Yakın il ve ilçelerde bu katliamlar duyulmuş, protestolar ve ayaklanmalar başlamıştı. Ancak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği henüz İstanbul Halkı tarafından duyulamamıştı. Çünkü gazeteler İtilaf Devletleri tarafından sansür ediliyordu. 17 Mayıs Cumartesi günü, artık işgal ve canice işlenmiş cinayetler İstanbul’da yavaş yavaş dilden dile yayılmıştı ve bu haberler ayaklanmaları başlatmıştı… 18 Mayıs’ta akşamüzeri Darül Fünun (Üniversite) öğrencileri ve öğretim üyeleri 4 bin kişilik bir toplantı yapmışlardı. Dr. Besim Ömer Paşa bu toplantıda şunları söyleyecekti:

“Felaket o kadar derindir ki, mütehassis (üzgün, kederli) ne bir Osmanlı, ne bir Müslüman Türk vardır. Darül Fünun bu milletin ruhu ve dimağıdır. Hissiyatımızın ulviyeti (kutsallığı) şiddete zamanında makul (kabul edilebilir nitelikte) teşebbüsler gerektirmektedir.”

Özgürlük fitili artık ateşlenmişti… İzmir’de, İstanbul’da ayaklanmalar, gösteriler bitmek bilmiyordu.

Mutlu Tuncer işgalden bir gün önceyi ve Yunan’ın İzmir’e çıkışını kitabında böyle anlatıyor. Tuncer dizide Türk insanının bu işgale duyarsız kaldığı imajının verilmek istendiğini ifade ederek, “Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşunu burada atılmıştır. Dana Yunanlı gelmeden, direniş hazırlıkları yapılmıştır. 40-50 bin kişi toplanmış, yemin etmiştir. Dizide anlatılan hikayeyi kasıtlı buluyorum. İzmir asla teslim olmamış, işgalin ilk günü iki bine yakın insan ölmüştür” diyor.

Ege Ekspress 28 Ekim 2016









TÜRK SUBAYINA KARŞI YAPILAN 
ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ SALDIRISINDA SON NOKTA!..


27 Ekim akşamı Kanal D Televizyonunda Osmanlının son dönemini anlatan “VATANIM SENSİN” isimli iddialı dizinin 1. Bölümü yayınlandı.

Bu bölümde Türk Subayının düşürüldüğü rezil durumu eski bir subay olarak utanarak ve üzülerek izledim. İşte şimdi Orduyu bitirmek için son noktayı koydular dedim.

Ergenekon, Balyoz tipi Kumpas davaları ile aşağılanan Türk subayı ve Türk Ordusu, 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında tekrar ve daha büyük darbelerle sarsıldı. Yurt içinde, Suriye’de ve Irak’ta fiilen sıcak savaşın içinde olan Türk Ordusunun acilen güçlendirilmeye ihtiyacı varken ve ordumuz FETÖ Terör Örgütü ile mücadele ediyorum denilerek her alanda çok büyük darbeler almaya devam ediyor.

Son olarak “VATANIM SENSİN” isimli dizi ile Türk subayları iyice itibarsızlaştırılıyor ve halkının gözünde sıfırlanıyor. Bu bölümde Türk subayı vatanını para ile satıyor, kendi komutanını gözünü kırpmadan öldürüyor, en yakın silah arkadaşını sırtından vuruyor, vurduğu arkadaşının dul karısına göz koyuyor, şehit subayın kızı Yunan işgalini baloda kutluyor, ve nihayet vatansever olarak gösterilen Osmanlı Alay Komutanı Binbaşı Cevdet Yunan Albayı olarak İzmir'i işgal eden kuvvetlerle sahile çıkıyor.

Psikolojik Harp konularını bilen bir kişi olarak bu filmin Türk insanının beyninde yaratacağı tahribatın büyüklüğünü tahmin edebilmek zor değil.

Bu televizyon dizisi daha fazla zarar vermeden durdurulmalı ve RTÜK derhal devreye girerek gereken tedbirleri almalıdır. 

Türk subayını bu kadar aşağılamaya kimsenin hakkı yoktur. İçeride ve dışarıda savaş halini yaşayan Türk Ordusunun moral ve motivasyonu güçlendirmek her Türkün asli görevidir.

Em.Albay Tamer Tahir Kumkale 
İLK KURŞUN 28 Ekim 2016









VATANIM SENSİN ADLI DİZİNİN 
İLK BÖLÜMÜNÜN DEĞERLENDİRMESİ


Uzun süredir reklamı yapılan bir kurtuluş savaşı dizisi (!) daha Cumhuriyet Bayramımız 29 Ekim’den iki akşam önce gösterime girdi. Dizinin ilk bölümü ve tanıtım fragmanları dizinin ne amaçla çevrildiğini anlamamız için yeterli oldu. Dizide izleyiciye aktarılan mesajlar ve bazı diyaloglar dizinin amacını açıkça ortaya koyuyor.

Dizide vatan haini olarak tanıtılan 3 Türk subayının ikisi dörder, biri üç madalyalı. Kan kardeşi Binbaşı Cevdet’in karısı kendisine kalsın diye Cevdet’i vuran Binbaşı Tevfik azınlıklardan da rüşvet alıyor. Ne güzel bir Türk subayı tiplemesi! İşin ilginç yönü hain Selanikli Tevfik’in Atatürk’ün gençlik resimleriyle bayağı bir benzerliğinin olması. Sizce Tevfik üzerinden sadece Türk subayı imajı mı lekeleniyor?

Cevdet ile Azize’nin oğlunun adı da özenle seçilmiş. Ali Kemal. Ali Kemal denince aklınıza ilk kim geliyor? İstiklal Savaşı yıllarında Atatürk ve Kuvayı Milliye aleyhinde yazılar yazan, Yunanlıları öven ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yargılanmak üzere mahkemeye gönderilirken yolda Türk halkı tarafından linç edilen vatan haini gazeteci. Böylece dizide adı çokça geçirilen gözü pek civanmert delikanlının şahsında Ali Kemaller aklanıp kahramanlaştırılmış olmuyor mu?

Daha ilk sahnede vatan için; “Vatan, koynuma sokulan bir kadın gibi sevdiğim” ifadesi kullanılıyor. Azize ise Cevdet geri dönmeyince şöyle söylüyor: “Vatan dediğin bir avuç toprak. Altı üstü bir avuç toprak. Dünyanın her yeri toprak değil mi? Benim vatanım da toprağım da sensin Cevdet.” 

Bu cümleler ile ne oldu? Kadın sevgisi ve koca sevgisi vatan sevgisinin önüne çıktı. Ne kadar güzel değil mi? Ahmet Altan’ın “vatanı bir kadın memesine satarım” sözleriyle ne kadar da örtüşüyor!

Hastanede tedavi gören yaralı bir Türk askeri “Bu neyin savaşı? Ben bu kolu niye bıraktım” diyor. Azize cevaben “ben Balkanlarda kocamı niye bıraktıysam sen de kolunu ondan bıraktın” diyor. Verilen cevapta ne vatan var ne de namus. Bu ifadenin muhatabı Türk gençliği ve kahraman Mehmetçik. Aktarılan mesaj ise şu: “Vatan işgale de uğrasa askere gitme, karşı koyma, yerinde otur. Sonra kolunu, bacağını, belki de canını kaybedersin”. 

Cevdet ve Azize’nin kızı Yıldız Yunanlı bir subayın kendisine hediye ettiği elbiseyi giyerek Yunan subayının İzmir’in işgalinden bir gün önce verdiği baloya katılıyor ve Yunanlı subayın kollarında mutlu bir şekilde dans ediyor. Yunanlı subayın “siz de korkuyor musunuz Yunanlıların gelmesinden” sorusuna cevaben Yıldız; “Ne münasebet İzmir’in hali meydanda. Hem bunca yıl Osmanlı’nınmış da ne olmuş. Madem Türkler kadar Rumlar da yaşıyor burada. Neden Yunan yönetimi olmasın” diyor. Yıldız baloda Yunan bayrağını ve Yunanlı teğmenin “yaşasın yeni Yunanistan” sözlerini de alkışlıyor. Verdik mi İzmir’i Yunanlılara. Hem de 4 madalyalı bir Türk subayının kızının ifadesiyle. Ne kadar güzel! Diğer taraftan, annenin vatansever olan diğer kızına vatana sahip çıkma çabalarından dolayı nasıl kızdığı da zihinlere yerleşti.

Yunan askerinin İzmir’e ayak basışında Türk subayı Cevdet Yunan üniforması giymiş olarak Yunanlı komutanın yanında boy gösteriyor ve “Ben bıyığım terlediği günden beri her cephede Osmanlı için savaşan Cevdet, bugün diyorum ki; Hasta adam can çekişmiyor. Hasta adam öldü. Bana, aileme, size, ona güvenen herkese ihanet etmiş bir devlet ölmüştür. Bizi birbirimizle başkasının savaşında savaştıran devlet çoktan ölmüştür. Osmanlı öldü, yaşasın yeni Yunanistan” diye bağırıyor.

İşin ilginç tarafı Yunanlılar İzmir’e çıkarken ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’i şehit eden Yunan ordusunun ölen bir askerine karşılık bir günde çoğu sivil 2000 Türk’ü katlettiğinden hiç bahsedilmiyor. Yine Yunan ordusu İzmir’e çıkarken onları rıhtımda karşılayarak Yunan bayrağını öpen ve “ne kadar çok Türk öldürürseniz o kadar mutlu olacağım” şeklinde konuşma yapan İzmir metropoliti Kalafatis Hrisostomos’un bu ihanetinden hiç bahsedilmiyor. 

Dizide beni hiç şaşırtmayan bir diğer husus “Bizde Kurtuluş Savaşı dizileri “düşman” kavramını yok etmek için yapılır” yargısını destekleyecek şekilde dizide insancıl ve sevecen olarak sunulan Rumlara sıkça yer verilmesi. Önümüzdeki bölümlerde önceki dizilerde olduğu gibi bize kurtuluş savaşını bunların yardımlarıyla kazandığımız da öğretilecektir.

Halkımız Türk milletinin yok edilişini konu edinen, işgalcileri kutsarken Türk subayını ve halkını hain olarak tanıtan ve düşman kavramını yok eden sözde kahramanlık dizilerini izlemeye devam etsin. İyi seyirler!..

Dr.E.Kur.Alb.Ömer Lütfi Taşcıoğlu
İLK KURŞUN 30 Ekim 2016






ilgili






* * *



15 Mayıs 1919. Sabah saat 10. Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, adeta turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı.

İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa geldi, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.

“Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.

O sırada… İnce, uzun, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu. Önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine gelirse, orasına… Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30’unda.

Böyle başladı macera.

Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos’un asıl ismi Kalafatis’ti. Bursa Tirilye’de doğmuş, Atina’ya gidip din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek, İzmir metropoliti olmuştu.

Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un ismini kendisine lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu. “Megalo idea” fanatiğiydi.

İşgalden önce Aya Fotini Kilisesi’ni istihbarat karargahına, kilisenin bodrumunu cephaneliğe çevirmişti. Silah ve mühimmat, insani yardım adı altında geliyor, Aya Fotini’de depolanıyordu. İşgal başlar başlamaz, İzmirli Rumlar aniden Yunan üniforması giymişti. İşte o üniformalar da gizli gizli Aya Fotini’de dikilmiş, stoklanmış, işgalden bir gece önce silahlarla birlikte dağıtılmıştı. İzmir’in işgal edileceği, işgalden iki gün önce, Yunan albay Mavrudis tarafından Aya Fotini Kilisesi’nde İzmirli Rumlara duyurulmuştu.

Üç sene böyle geçti.
Her gecenin sabahı var.
İzmir’in dağlarında çiçekler açtı.
9 Eylül’e ulaşıldı.

Hrisostomos, bu topraklara ve komşularına ihanetinin bedelini ağır ödedi. Linç edilerek öldürüldü. Konak’tan Mezarlıkbaşı’na kadar sürüklendi. Batarya kuruldu. Aya Fotini top ateşiyle yok edildi.

Sonra… Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti.

Sonra… Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı.

Sonra… Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı.

Sonra… Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.

Sonra… İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu.

Sonra… Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!

Başka isim yoktu çünkü.
İlla Hrisostomos olacaktı.
İlla Aya Fotini olacaktı.

Ve, önceki gün…

Tam 94 sene sonra, İzmir Kordon’da haç atma töreni yapıldı. Bu tören en son, 1922’de işgalin son senesinde yapılmıştı. Bizim sayın medyamızın haberi yoktu ama… Yunanistan milletvekillerinin de katıldığı tören, Yunan televizyon kanallarından canlı yayınlandı.

Bu tarihi ayini kim yönetti?
Evet. Aya Fotini’nin başrahibi yönetti.

(Şunun altını önemle çizeyim… Üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pekçok Türk ve Müslüman’dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benim ise, onların da o kadardır. Amacım asla onları rencide etmek değil.)

(Aksine, hayranlığımı dile getirmek istiyorum… İster Karamanlis gibi sağcı başbakan yönetsin, ister Papandreu gibi solcu başbakan yönetsin, ister Çipras gibi komünist başbakan yönetsin, temel hedefleri asla değişmeyen Yunanistan’a takdirlerimi ifade ediyorum.)

(Yunan kilisesi, teee Konstantinopolis’i unutmazken, teee Hrisostomos’u yaşatmaya çalışırken, teee Aya Fotini’yi diriltirken… Bizim diyanetin, Atatürk’ün ismini bile hutbelerden çıkardığını hatırlatmak istiyorum.)

(Yunan dincileri megalo idea’yı hayata geçirmek için nesilden nesile çaba harcarken… Bizim dincilerin, kendi cumhuriyetlerini yıkmak için nasıl çırpındığına dikkat çekmek istiyorum.)

“Hasan Tahsin Cumhuriyeti”nin hangi aymazlıklar neticesinde “Hasan Karakaya Cumhuriyeti”ne dönüştüğünü görelim diye yazıyorum.

Yurtsever gazeteci Hasan’dan akitçi Hasan’a nasıl savrulduğumuzu idrak edelim diye yazıyorum.

Demem o ki…

“Zulüm 1938’de son buldu” diyen şeriatçı Akit gazetesine taziyede bulunan genelkurmay’ın, Aya Fotini’ye de tebrik mesajı göndermesinde fayda var gari!


Yılmaz Özdil
Sözcü 8 Ocak 2016




* * * 


Fener Rum Patriği Bartholomeos, 25 Eylül’de İzmir’de episkopos ataması yaptı. Lozan’a aykırı olan atama ayini canlı olarak yayınlandı. Tarihçilerden tepki geldi. Ankara’dan henüz ses çıkmadı. 

Ege Üniversitesi İktisadı ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü Devletler Hukuku Ana Bilim Dalı üyesi Yardımcı Doç. Turgay Cin: “Lozan’da yapılan mutabakata göre Türkiye Cumhuriyeti’nde İstanbul’da patrikhane ve patrik yoktur. Fakat başpiskoposluk vardır. Yunanistan ile yapılan anlaşmalara göre de, Yunanistan’da da bizim baş müftülüğümüz olması gerekirken buna izin verilmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde olmayan Patriklik İzmir’e “despot” (metropolit) atamaktadır. Bu Lozan’da varılan mutabakata aykırı bir durumdur.”


Ege Balkan Rumeli Dernekleri Federasyonu Başkanı Süleyman Pehlivanoğlu: “Bu olay Lozan’ı delme operasyonunu başladığını gösteriyor. Batı’nın Lozan’ı delme çalışmasının bir ayağı da budur. Her insanın inancı vardır saygımız sonsuzdur. İnanç Allah ile kul arasında bir olaydır. Balkanlar’daki müftü ve imamları Türk devletinin atama yetkisi yok. Yunanlılar bunu kabul etmiyor. Mütekabiliyet yasası gereği dış ilişkilerin esasıdır. İskeçe’de Gümülcine’de bizim elimiz kolumuz bağlıyken Türk devletinin kabul etmediği patrikhane kurumunun yasadışı bir atama yapması devletlerarası hukuka aykırıdır. Fener Patriği hâlâ Lozan’a göre patrik değildir. Kaymakamlığa bağlı bir din görevlisidir. İzmir’e metropolit atayarak Lozan’ı delmiştir. "

Bu arada, İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Başrahibi Kyrillos Sykis de Urla, Çeşme ve Karaburun bölgesinden sorumlu piskopos oldu.

METROPOLİT NE DEMEKTİR?

Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebinde, patrikten sonra gelen ve bir bölgenin din işlerinde en yetkili makamda bulunan din adamı.İzmir’de son metropolit, 10 Eylül 1922’de linç edilen Hrisostomos Kalafatis’ti. 1910 – 1914 ve 1919 -1922 arasında İzmir Metropoliti olan 1867 Trilye doğumlu Kalafatis, 1919 – 1922 yılları arasında ‘Küçük Asya (Asya Minor) Helenizminin önderi’ sayılıyordu. Yunan ordularının İzmir’i işgali arifesinde “Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz” diyen bir bildiri yayınlamış, şehre girişlerinde Yunan askerlerini takdis etmişti. 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’de yönetimi ele almasından bir gün sonra, Yunan işgali dönemindeki faaliyetlerinden dolayı tutuklanmış, aynı gün halk tarafından linç edilmişti.







* * * * * * *


‘Vatanım Sensin’ dizisi kurgu mu gerçek mi? 
İşte Yanıtı!

Yaptığı araştırmalarla birçok tarihi gerçeği ortaya çıkaran İzmirli araştırmacı-gazeteci ve tarihçi Yaşar Aksoy, tartışmalara konu olan ‘Vatanım Sensin’ dizisini yorumladı. İşte özellikle dizinin müdavimlerinin kesinlikle okuması gereken Vatanım Sensin analizi…


Kanal D’de Ekim ayı sonundan itibaren dev bütçeli bir dizi film ekrana gelmeye başladı. Bir dönem filmi olan “Vatanım Sensin” adlı dizi, başlangıcından önce fragmanları yayınlandığında heyecan uyandırmıştı. Ama bölümler yayınlandıkça heyecanın yerini biraz hayal kırıklığı aldı. Çünkü, bazı tarihsel gerçekliklere aykırı birçok enstantane ile karşılaşıldı. Yapımcılar her ne kadar bölümlerin başında “Bu dizide yer alan olaylar, kurumlar ve karakterler tamamen hayal ürünüdür” ifadesini kullansa da tenkit ve tepkilerin önüne geçemedi. Zira dizide İzmir’in İşgali işleniyor, tarihi figürler ve olgular kullanılıyor. Yani birçok kısmı hayal ürünü değil. Eleştiriler, gerçekliklerin saptırılması veya göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Buna karşın 10 Kasım’da Atatürk fotoğrafı ile yayınlanan replik beğeni topladı. Son bölümde ise Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki kahramanların milli mücadele ateşini yaktıkları Amasya Genelgesi’nin okunduğu sahne izleyicilerin gözlerini doldurdu ve takdir kazandı. İzleyiciler arasında hayli tartışılan diziden hareketle gerçekleri aramak için kolları sıvadık. “İşgal, milli mücadele ve İzmir” denilince akla gelen ilk isimlerden, İzmirli araştırmacı-gazeteci ve tarihçi Yaşar Aksoy’un kapısını çaldık. Müze gibi evinde, binlerce kitabın arasında, tarihin sayfalarını araladık, Aksoy’u dinlemeye doyamadık. Aksoy, dizinin iyi taraflarını görmezden gelmedi, fakat birçok yönünü yetersiz, hatta çarpıtılmış görünce, tepki ve eleştirisini dile getirmekten de çekinmedi. Bize hakikati anlattı. Ortaya arşivlik bir röportaj çıktı.


“VATANIM SENSİN” DİZİ FİLMİ HAKKINDAKİ GENEL DEĞERLENDİRMENİZ NEDİR?

Bir roman, tarihi film veya televizyon dizisi asla tarih değildir; öyle olduğu takdirde klasik tarih dersi olur. Oysa bir sanat eseri olan roman veya film-TV dizisi, tarihi zemin kabul ederse temel gerçekleri değiştirmeden akış şemasına kurgusal gerçekleri ustaca ve estetik düzlemde eklemek zorundadır, işte o zaman sanat yapmış olur. Yani İstanbul’un işgali ile ilgili bir televizyon dizisi yaratıyorsanız Padişah Vahdettin’i sarayda çay-kahve dağıtan bir kahveci başı yapamazsınız. Enver Paşa’yı bir gazeteci gibi Bakü Halklar Kurultayı’na gönderip Lenin ile buluşturamazsınız. Orada Enver Paşa bir Osmanlı Paşası olarak yer almaktadır çünkü. Her şeyden önce emeğe saygılı bir emekçi araştırmacı-yazar olarak, diziye emek veren, rollerini mükemmel yapan sanatçı, kameraman, ışıkçı, kostümcü, tüm çalışanlara ancak saygılarımı sunarım. İşlerini başarıyla yapıyorlar. Senarist için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


10 KASIM’DAKİ BÖLÜMDE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E YAPILAN ATIF SEYİRCİNİN TAKDİRİNİ KAZANDI.

10 Kasım’da Gazi Paşa ile ilgili göz yaşartıcı bölüm için ayrıca kutlarım. O akşam izleyiciyi ekrana kilitlediler. Şu anda reytingi çok yüksek olan diziye yeni reytingler kaygısı ile Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar eklemek istiyorlarmış. Bu da garip, Mustafa Kemal’i reyting ile ölçüp taltif etmek, ne kadar yüz kızartıcı. Dediğim gibi oyunlarını büyük emekle mükemmel gerçekleştiren yapımcı, yönetmen ve oyunculara saygım sonsuz. Ama senarist hakkında aynı şeyleri söyleyemem. Vatanın hikayesi anlatılıyorsa bu namus borcumuzdur. Azami özen gösterilmeli.


BAZI KARAKTERLERİ ELE ALALIM. ŞEHİT GAZETECİ HASAN TAHSİN’İN DİZİDE HASAN BASRİ ADI İLE YANSITILMASI VE OLAYLARIN İŞLENİŞ BİÇİMİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

15 Mayıs 1919’da emperyalizmin güdümünde İzmir’i işgal eden Yunan Ordusu’na Konak Meydanı’nda ilk kurşunu atarak şehit olan kişi, müphem bir Hasan Basri değil, sosyalist-yurtsever gazeteci Hasan Tahsin’dir. Hasan Tahsin ismini çarpıtmak başlı başına skandaldır. Mustafa Kemal’i, dizide “Abdülmuttalip Süleymangazi” ismiyle canlandırabilir misiniz? Yapamazsınız. Aynı şeydir bunlar.


İZMİR’İ İŞGAL EDEN YUNANLILAR’IN DÜZENLEDİĞİ BALOYA DİZİDE TÜRK KIZLARI DA KATILIYOR.

Böyle komedi olmaz. Oysa böyle bir üst düzey resepsiyon gerçektir. Yunan işgal komutanı Albay Zafiryu ile Yunan Askeri Valisi Steryadis şehirdeki üst düzey Rum, Levanten, Musevi ve Türk kesimi resepsiyona davet edip devasa bir Yunan bayrağı önünde Kral Konstantin’in işgal bildirisini okumuştur. Salondaki Müslümanlar eşlerini evde bırakıp oraya geldiler, ola ki bir Müslüman kadın orada olsa, mutlaka çarşaf içinde olur ve Yunanlı ile vals filan yapmaz. Bildiri okunurken tam o esnada “Türkler geri gelecektir” diye bağıran bir davetli, Yunan bayrağını parçalamıştır ve idama mahkum olur. Bu kişi Nesim Navaro isimli bir İzmirli Yahudi tüccardır. Hadi bakalım bu müthiş ayrıntıyı senaryoya koysunlar da görelim. Sıkar biraz.


PEKİ BAŞROLDE İZLEDİĞİMİZ CEVDET KARAKTERİ?

Dizideki Cevdet, gerçekte, Mustafa Kemal’in Yunan Ordusu içindeki bir numaralı casusu Osmanlı Jandarma Yüzbaşı’sı Gavur Mümin’in (Aksoy) berbat bir kopyasıdır. Mümin Bey, Kurtuluş Savaşı esnasında İzmir’de değil, Atina’da Yunan Genelkurmayı içinde faaliyet halindedir. Son anda yakalandığı içi Kurtuluş Savaşı sonrasında esir Yunan Kumandanı Trikopis ile takas edilmiş ve yurda dönünce rütbesi albaylığa yükseltilmiştir. İzmir Balçova’daki mezarının üzerinde “Kurtuluş Savaşı’nın bir numaralı casusu” ibaresi vardır. Cevdet rolü, gerçek Mümin Efendi’nin şahsiyetini de incitmektedir.


BİR DE “MİRALAY TEVFİK” ADI İLE GÖRDÜĞÜMÜZ ÇIKARCI, HAİN BİR KARAKTER VAR.

O karakter kurgu. Gerçekte yok öyle bir şahsiyet.


İŞGAL GÜNÜ YUNAN ASKERLERİNİ HRİSTİYAN İNANCINA GÖRE KUTSAYAN METROPOLİT HRİSOSTOMOS’U DİZİDE “MÜLAYİM” BİR DİN ADAMI OLARAK YANSITTIKLARINI GÖRDÜK. HRİSOSTOMOS GERÇEKTE NASIL BİR TİPTİ? NELER YAPTI?

İzmir Rum Metropoliti Hrisostomos, bir numaralı vatan hainidir. Türkler’le Rumlar’ın kardeş kavgasının baş sorumlusudur. İşgal öncesi ve sonrasında kiliselerde yaptığı konuşmalarda “Türk kanı içmek sevaptır” diye konuşmalar yapmıştır. Bu, Yunan belgeleri ile sabittir. Papaz Efendi, Yunan Ordusu’nun işgalini desteklemiş ve kışkırtmıştır. Papaz Hrisostomos da dizi de bu gerçek doğrultusunda yansıtılmalıdır.


DİZİDE, YUNANİSTAN ORDUSUNUN “TÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNU” KORUMAK İÇİN İZMİR’E GELDİĞİ ALGISI VERİLİYOR. HAKİKAT NEDİR? ARKA PLANDAKİ GERÇEKLER NELERDİR?

İzmir’i, emperyalizm işgal etmiştir. İzmir’i Yunanistan’a veren “Paris Barış Konferansı” 5 Mayıs 1919’da toplanmıştır. Masanın başına ABD Başkanı Wilson, karşısına ise İngiltere Başbakanı Lloyd George oturmuş, yanlarına ise Fransa Başbakanı Clemencau ve İtalya Başbakanı Orlando yerleşmiştir. Birkaç gün tartıştıktan sonra 12 Mayıs günü, Yunanlılar’a İzmir’i verdiklerini açıklamışlardır. Selanik ve Pire’den hareket eden 16 asker taşıma şilebi dahil olmak üzere 30 savaş gemilik, toplam 46 parçalık işgal donanmasında yer alan, 4 ve 3 bacalı büyük zırhlı ve 2 veya 1 bacalı muhriplerin ve dretnotlardan oluşan donanma ile gelmiştir.


HANGİ ÜLKE GEMİLERİ VARDI O DONANMADA?

Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a ait gemiler vardı.


EMPERYALİST DEVLETLER, ESKİ KOMŞUSUNA DÜŞMAN ETTİKLERİ YUNAN ORDUSU’NU BİR MAŞA OLARAK KULLANIP KARAYA ÇIKARTTIĞI İŞGAL GÜNÜ NELER YAŞANDI?

15 Mayıs 1919 sabahı karaya çıktılar. Bu bakımdan Yunan sancaktarı ve yanı başındaki iki askere Hasan Tahsin Bey tarafından sıkılan kurşunlar, gerçekte bu donanmaya, yani temsil ettiği emperyalizme karşı sıkılmıştır. Emperyalizme karşı zafere ulaşan ilk şanlı kurtuluş savaşı 15 Mayıs sabahı İzmir’de başlamıştır. Biz İzmirliler, işgal edilmekle ve ilk kurşunu sıkmakla bir evrensel kurtuluş savaşını başlatmış, 9 Eylül 1922’de Emperyalizm’den kurtulmakla da o kurtuluş savaşını sona erdirmiş bir kentin çocuklarıyız.


HASAN TAHSİN İLK KURŞUNU SIKTIKTAN SONRA NE OLDU?

Gazeteci Hasan Tahsin vücudu paramparça edilerek şehit edildi. Vücudunun parçaları Maşatlık Tepesi’ne (Bahribaba) gömüldü. Sonra vahşi bir katliam gerçekleşti. İlk anda, Miralay Süleyman Fethi Bey, Kaymakam Doktor Şükrü Bey, Kolağası Hüseyin Necati Bey, Yüzbaşı Nazım Bey, Yüzbaşı Ahmet Bey, Doktor Fehmi Bey, Mümeyyiz Nadir Bey, Mümeyyiz Ahmet Hamdi Bey de süngülenerek şehit edildiler. Miralay Süleyman Fethi Bey, göğsüne dayanan Yunan süngülerine baş eğmemiş, «Zito Venizelos” (Yaşa Venizelos) demesi için zorlanmasına rağmen boyun eğmediği için vahşice süngülenmiş, Konak Meydanı yakınındaki Guraba-i Müslimin Hastanesi’ne, Sarıkışla telgraf çavuşu amcam İzzet Altınkalem Efendi tarafından taşınarak doktorlara teslim edilmiş, ancak 3 gün sonra hastanede vefat etmişti.


DİZİDE GÖSTERİLMEYEN ÇOK ÖNEMLİ BİR HUSUS DA YUNAN MEZALİMİ. İLK GÜNDEN SONRA KATLİAM DEVAM ETTİ Mİ?

Devam etmiştir. Katliam alayları oluşturularak sahilden kuduruk Rum militan şovenlerinin arasından geçirilerek yüzlerce Müslüman katledilmiştir. Sonra katliam şehrin içine, varoşlara ve kırsala yayılmıştır. İlk bir ayda İzmir ve çevresinde katledilen Müslüman Türk sayısı 15 bindir.


YUNAN ASKERLERİNİN EV BASKINLARI DA DİZİDE GÖRMEZDEN GELİNDİ. YER VERİLMEYEN BU ÖNEMLİ AYRINTIYI SİZ ANLATIR MISINIZ?

İşgal yıllarında Yunan askerleri İzmir’deki tüm Müslüman evlerini basarak kaçak Türk askeri ve bayrak aramışlardır. Dedemin evini de basmışlar. Kaçak asker olarak çarşafa bürünüp bir köşede Kuran-ı Kerim okuyan küçük amcamız İzzet Efendi’yi ise fark edememişler. Topladıkları bayrakları ise her mahallede öbek öbek yaktılar. Yani “Bir daha bayrağınız geri gelmeyecektir, bizim bayrağımızı kabul edin” demek istediler. İstiklal Ordusu Büyük Taarruz’dan sonra İzmir’e hızla yaklaşırken, halkın elinde bayrak yoktu. Bunun üzerine analar, evlerinin kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini, kızlarının kırmızı etekliklerini bozarak üzerlerine beyaz patiskadan ay yıldız diktiler. Böylece İstiklal Ordusu İzmir’e girerken, her evden sallanan halkın bayrakları ile karşılandı. İzmir, tepeden bakılınca bir gelincik tarlasına dönmüştü. Bu bayraklardan bir tanesi de, Namazgahlı Sırriye teyzenin eliyle diktiği bayrak bana emanettir, arşivimde saklıyorum. Bu halkın eliyle yaptığı bayrak sahnesi olmadan İzmir konulu dizi, film, filan olmaz.


İZMİR’İN VE DOLAYISIYLA TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ GÜNÜ OLAN 9 EYLÜL’Ü DİZİDE NASIL SUNACAKLARI DA ŞİMDİDEN MERAK KONUSU. BEKLENTİNİZ NEDİR?

Çok dikkat etmeli. İzmir’in kurtuluş tarihi olan 9 Eylül çok şanlı bir tarihtir. Bu tarihte şehri yeniden Türklüğe kavuşturan İstiklal Ordusu’nun tüm savaşçıları başkumandandan neferine kadar kutsal kahramanlarımızdır. O sabah Konak Meydanı’na en önce ulaşıp kalabalık arasından bir Türk anasının eliyle yaptığı bayrağını kapıp Hükümet Konağı’na çeken Süvari Teğmeni Ali Rıza Akıncı’dır. Daha sonra balkona gelen Yüzbaşı Şerafettin ve Teğmen Hamdi ile birlikte bu kez yeniden Ali Rıza Akıncı’nın elinden göndere çekilen alay sancağı sahneleri bire bir canlandırılmalıdır.


DÜNYA KAMUOYUNDA HALA TARTIŞMA KONUSU YAPILAN İZMİR YANGINI DA ÇOK ÖNEMLİ BİR NOKTA. SİZCE DİZİDE YANGIN İŞLENİRKEN HANGİ HASSASİYETLER GÖZ ÖNÜNDE TUTULMALI?

İzmir’in kurtuluşundan 4 gün sonra 13 Eylül 1922’de Büyük İzmir Yangını başladı ve üç günde rüzgarın da tesiriyle kentin dörtte üçünü, özellikle Hıristiyan mahallelerini kül etti. Büyük felaketti. Bu yangının gerçek örgütlü failleri, “İzmir İhtilalci Ermeni Komitesi” isimli, kent Türkler’in eline geçerse kenti yakacaklarına yemin etmiş olan teşkilatlı bir çete idi. Hıristiyan İtfaiye Kumandanı Paul Greskoviç, Amerikal Yüksek Misyon Şefi Mark Prentiss ve körfezdeki Fransız donanmasının kumandanı Amiral Dumesnil’in uluslararası raporlarına göre suçlu bu terör çetesidir. Burada asla Ermeni milletini suçlamamak gerekir. Onlar savaşın en acı sillesini yediler. Ama söz konusu çete suçludur. Türkiye düşmanlarının “Şehri Türk ordusu yaktı” iddiası ise palavranın daniskasıdır. “Vatanım Sensin” dizisinde İzmir yangını işlenecek ise, bunlara çok dikkat etmek gerek. Şehri ne Türkler, ne Yunanlılar, ne de Ermeni halkı yakmamıştır. Tek sorumlu ASALA benzeri, Taşnak türevi bir Ermeni çete yakmıştır. Aman dikkat!


BİR YANDAN TARİHTEN DERS ÇIKARTIRKEN, DİĞER YANDAN DA AYNI DENİZİN İKİ KIYISINDA, AYNI GÜNEŞİN ALTINDA YAŞAMINI SÜRDÜREN TÜRK VE YUNAN HALKLARI ARASINDAKİ KALICI BARIŞIN ZEDELENMEMESİ ÖNEM TAŞIYOR. GERÇEK ANLAMDATÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNA ZARAR VERMEDEN HANGİ YÖNTEMLE SANAT ESERLERİ YARATILABİLİR?

Çok basit. 1919’da İzmir’in İşgali’nde veya günümüzde en gerçek Türk dostları Yunan komünistleridir. İzmir’in işgaline karşı çıkmışlardır. Bu bize örnek olmalı. Yunanlılar, Osmanlı egemenliğine karşı çıkarak isyan ettiler ve kendi ulus devletlerini kurdular. Saygı duymalıyız. Türkler de Yunan işgaline bir kurtuluş savaşı ile karşı çıktılar, zafere ulaştılar ve kendi ulus devletlerini kurdular. Bu iki eylem birbirine karşıt hareketler değil, paralel uluslaşma hareketleridir. İki ulus coğrafya olarak veya tarih olarak simetrik iki ulustur. Tam bu anda nice barışçı sanat eylemleri yapılabilir. Emek, sosyalizm ve karşılıklı iki yurdun yurtseverliği anlamında nice estetik ağırlığı olan senaryo bizi bekliyor. Eğer Emperyalizm izin verirse…



























ANLAMAYANLARIN ÜZERİNDEN SİFON ÇEKİLE!
_____________________________________________
_____________________________________________

10 Ocak 2016 Pazar

Medea ve Altınpost






BEYAZ PERDENİN BÜYÜSÜ İLE TÜRKİYE 'DE ÇEKİLMİŞ FİLMLER

MEDEA - 1969
PİER PAOLO PASOLİNİ....
İTALYA-FRANSA-BATI ALMANYA
MARİA CALLAS, MASSİMO GİROTTİ, LAURENT TERZİEFF




Film ; daha küçük bir çocuk olan Jason’a Centaur’un gerçeklerden bahsedişi, öğüt verişi ile başlar. Bir nevi derstir bunlar ve Jason büyüyene dek devam eder. Bu açılış sahnesinde mekandan çok Centaur ve büyüyen Jason ön plandadır; aynı zamanda doğa ve tanrıya dair yönetmene ait düşüncelerin ilk ipuçları vardır.


Colchis olarak seçilen yer Kapadokya'dır. Film, uzunca sayılabilecek bir süre , her baharda yapılan toprağa kurban sunma ritüeli ile devam eder. 


Bu ritüel, Donna Rosenberg’in Dünya Mitolojisinde anaerkil toplum başlığı altında anlatılan şu törenin aynısıdır: “…….Her bahar, yeni ekinlerin tohumları ekildiğinde, çok büyük bir dini törenin parçası olarak bir önceki yılın kutsal kralı kurban edilecektir. Ana tanrıçanın rahibeleri, onun bereket güçlerine sahip olabilmek için, onun etini yiyecek ve yine bereketli olabilmeleri için tarım alanları ve çiftlik hayvanları onun kanıyla sulanacaktır. Sonra, dini bir törenle, kraliçe gelecek yıl için yeni bir kutsal kral alacaktır.”


Bu kez Iolcus (Harran) ’a gideriz. Jason, amcası Pelias’a gelir ve krallık üzerindeki hakkını, hatta kral olmayı ister. Pelias, ona ancak tüm kent krallıklar için gücün sembolü olan Altın Boynuz’u kendisine getirdiği takdirde haklarını verebileceğini söyler. Jason ve adamları (Argonotlar) Altın Boynuz’u aramaya girişirler. Bu kısımda Argonotların yaptığı saldırılar (Kapadokya), gasplar şöyle kabaca gösterilir. 


Tekrar Colchis’e döneriz. Medea’nın Altın Boynuz’u kaçırmakta Jason’a yardım edişi, kaçarlarken kardeşini öldürerek parçalara ayırışı olanca doğallığıyla anlatılır. Jason, Iolcus’a döner ve Altın Boynuz’u Pelias’ın önüne atarak, güç ve iktidar bunda mıydı der ve bu tür dertleri olmadığını belli eder. Daha sonra Medea ile Corinth’e (neresi olduğunu bulamadım,sb.) yerleşirler. Aradan yıllar geçer; Medea, Jason’ın artık kendisine ilgi göstermediğini fark eder ve onun peşinden gider. Jason’ın kendisini aldattığını farkeder. Kızgınlığı hiddete dönüşür ve ardından öykü yeniden birebir canlandırılır.


Medea, çocuklarını kullanarak, kralın kızını lanetler. Kral onu ülkesinden kovar , Medea kabul etsede öcünü almadan gitmeyecektir.!




MEKAN : KAPADOKYA , HARRAN
MÜZİK : TÜRK ,YUNAN VE ŞAMAN EZGİLERİ













BERLİN PERGAMON MÜZESİNDE BİR MERMER MEDEA LAHTİ






MEDEA’NIN KRAL CREON’UN KIZINA HEDİYELERLE GÖNDERDİĞİ ÇOCUKLARI, JASON VE HİZMETLİ ,AYRICA JASON’UN ELİNDE GELİNCİK ÇİÇEKLERİ VAR,ÖLÜMÜ SİMGELER



KRAL CREON VE KIZI ACILAR İÇİNDE KIVRANIRKEN VE JASON BAKARKEN




MEDEA İKİ OĞLUNU ÖLDÜRÜRKEN




MEDEA’NIN EJDERHA ARABASIYLA KAÇIŞI



JASON İKİ BOĞAYI KONTROL EDERKEN




Jason ve Sakallı bir askeri









Yunan Mitolojisinin Trajik Figürü Medea


Sanatta günümüze kadar güncelliğini yitirmeyen Medea, Yunan mitolojisinin sıradışı bir kadın karakteri olarak ilk İÖ 5.yy eskiçağ tragedyalarının birinde, Euripides’in eserinde görünür. Bu tiyatro oyununda canlanan figür bir taraftan doğaüstü güçlere sahip bir büyücü diğer taraftan ürkütücü kaderiyle yalnız başına kalmış bir yabancıdır. İÖ 1.yy sonu ve İS 1. yy başlarında ise iki eskiçağ yazarı, ozan Ovidius ve filozof, devlet adamı ve yazar Seneca tragedyalarında Medea’yı anlatmışlardır.


Argonatlarla birlikte Medea’nın mitosu oldukça uzun ve bazı kısımlarında farklı versiyonlar gösterse de temel öykü şöyledir: Medea Karadeniz’in doğusunda, Kolkhis ülkesinde (bugünkü Gürcistan) doğup büyüyen bir kral kızıdır. Kaderini belirleyecek olayların dizisi burda başlar. Yunanistan’dan kalkıp, Kral Aietes’in koruması altındaki ‘Altın Post’un peşine düşen Argonatlardan Iason’a yardım ederek babasına karşı gelir. Hazineyi koruyan yılanı büyüleyip öldüren Medea’a bundan sonra Iason’a her işinde yardım edecektir. Aphrodite yüzünden aşktan gözü hiçbir şeyi görmeyen prenses sanki Iason’un maceralarında önündeki engelleri kaldırmak için Aphrodite’nin planının bir parçası oluvermiştir. Amaçlarına ulaşır ulaşmaz çift Argonatlarla birlikte olasılıkla yanlarına Medea’nın kardeşi Apsyrtos’u da rehin alarak kaçarlar. Yolda peşlerine düşen kral Aietes’i durudurmak için Medea kardeşini parçalara ayırıp denize atar.


Argos gemisiyle devam eden kaçışta sonunda Iason’un ülkesi Iolkos’a ulaşırlar. Burada Medea kocasının rakibi Kral Pelias’ın kızını kandırarak babasını gençleştirme vaadiyle bir kazana parçalar halinde koyar. Fakat büyülü sözleri bilerek kullanmaz. Kralın kızını baba katili yaparak Pelias’ı tekrar canlandırmadan Iolkos ülkesini terkederler. Bundan sonraki durakları Medea’nın artık kaybeden taraf olduğu için Korinthos olacaktır. Euripides mitosu bu bölümünden itibaren ele alır.


Çift Korinthos’ta on yıl yaşar. Ülkesinden uzakta Medea’nın Iason’dan birçok çocuğu olur. Iason, Korinthos Kralı Kreon’a yakınlaşmak için ve Medea’ya da artık ihtiyacı kalmadığını düşünerekten kralın kızı Kreusa (diğer ismiyle Glauke) ile evlenmeyi planlar. Terkedilen Medea şifa gücünü bitkilerden ilaçlar yapmak yerine bu kez bir zehir için kullanır. Öç alma duygusuyla yanıp tutuşarak ölümcül zehirle hazırladığı elbiseyi kendi çocukları aracılığıyla yeni geline düğün hediyesi olarak verdirtir. Kreusa’nın bedeni zehirli elbisenin altında yanarak can verir, babası da kızına yardım ederken ölür. Çocukları ya Korinthliler tarafından ya da Euripides’in anlatısındaki gibi Medea’nın kendisi tarafından öldürülür. İhanet ve terkedilmişlik içinde Medea Iason’un hayatını mahvederek öcünü almıştır.


Medea tekrar kaçak durumuna düşer. Büyük babası Helios’un ona gönderdiği kanatlı ejderhaların çektiği büyülü bir arabayla Korinthos’u terkeder. Mitosun bundan sonraki kısmında Medea Atina Kralı Aigeus’a sığınır. Çocuksuz kralla evlenerek ona Medos isminde bir oğlan verir. Böylece hikâye başladığı yere geri döner. Kolkhis Prensesi, yıllarca süren bir yerden bir yere sürüklenmelerden sonra ülkesine yerleşir ve oğlu Medos tahta çıkarak kral olur.


Eskiçağ sanatında Medea mitosunu gösteren sahneler daha çok vazo resimlerinde ve lahit kabartmalarında karşımıza çıkar. Klasik dönem vazolarından bir Hydria üzerinde Medea karşısındaki bir erkek figürün eşliğinde altında ateş yanan üçayaklı kazan içerisindeki bir koçu gençleştirken betimlenir. Başka vazo sahnelerinde benzer akt tekrarlanır: kazanın içinden çıkan genç insan figürleri gibi. Kırmızı figürlü bir krater üzerinde ise Medea Helios’un ejderha arabasıyla kaçarken betimlenmiştir. Sahnenin altında bir köşede çocukların cesetleri başında yas tutan dadı, diğer köşede Iason yukarı doğru karısına bakarken canlandırılmıştır.


Roma sanatında Antoniuslar zamanına tarihlenen ünlü ‘Basel Lahti’ belki de Medea ikonografisinin anlatan en güzel kabartmalı eserdir. Uzun ön yüzde sahnenin sol tarafında olayın öncesi anlatılır; kenarda Iason klasik Yunan heykelleri pozunda dururken, onun önünde çocukları yeni geline zehirli elbiseyi getirirken canlandırılmıştır. Devamında gelin tahtında oturan Kreusa kendisini bekleyen ölümden habersiz görülmektedir. Sahnenin ortasında, yani merkezinde Kral Kreon başını tutarak, vücudundan alevler çıkan kızı Kreusa’ya doğru atılır. Hemen yan tarafta Medea kanatlı yılan gövdeli bir yaratığın çektiği arabaya ayağını atmış, dadının çaresiz bakışları altında bir omuzunda çocuklarından birinin ölü bedeniyle arkasına dönüp sebep olduğu dramatik olaya bakmaktadır. Benzer komposizyon kurgusunu Berlin Pergamon Museum’da bulunan ve İS 2. yy ortalarına tarihlenen başka bir mermer lahitte görmek mümkündür.


Medea mitosu sahne sanatlarından opera için 17. yüzyıldan beri malzeme oluştururken, resimde daha çok 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Fransa’da ortaya çıkan Sembolizm sanat akımında Gustav Moreau, Frederik Sandys veya John William Waterhouse gibi birçok ressama konu olmuştur. Literatürde ise 14.yy. dan günümüze kadar Medea motifini işleyen uzun bir yazar listesi karşımıza çıkar. Çağımızın Avrupa edebiyatı için eski Doğu Almanya’nın tanınmış yazarlarından Christa Wolf en iyi örneklerden birini oluştur. Wolf bu mitolojik karakteri ataerkil kuralları da sorgulayarak toplumsal kritik gözüyle işler. Burada Medea ne kardeşini ne de çocuklarını öldürür. Fakat Korinth Kralı sarayındaki bu barbar prensesin kadınlar arası dayanışmayı örgütlemesinden korkarak kente asılsız haberler yayar. Korinth halkı onu suçlayarak sürgüne gönderir. Wolf, toplumun Medea’ya yüklediği veya dayattığı rollerden sıyrılıp başka bakış açısından yeni bir hikâyeyi sorgulamayı dener.


Homeros’un ünlü destanı Odysseia’da rastladığımız teyzesi Kirke gibi büyücü olan Medea erkekleri gençleştirebilmesi yanında aynı zamanda bitkilerden ilaçlar yapabildiği için bir şifacıdır. Hem büyücü hem de bağımsız bir kadın olarak Medea, Kirke gibi isole bir adada yaşamak yerine yaşamın içerisinde olmayı seçmiştir. Âşık olur, babasına ve ülkesine ihanet eder, evlenir ve anne olur. Zayıf karakterli Iason tarafından kullanılır. İlk aşkı kocasına her işinde yardım eder. Ancak ihanete uğrar. Bütün bunların ardından ülkesinden uzakta, sığıntı ve dışlanan durumuna düştüğü Korinth’te Iason’un sırt çevirmesi Medea’ya kıskançlık, öç ve cinnet duygularını yükler. Bunlar yetmezmiş gibi, tragedyada cinnet geçiren anne rolü de eklenerek kendi çocuklarının katili olur. Acaba Euripides Medea’yı evlat katili yaparak eserinin sahnede daha sarsıcı olmasını mı istemiştir? Hem Yunan mitolojisi hem de antik yazarlar yabancı kökenli Medea’ya barbar sıfatıyla (Amazon kraliçesi Penthesileia gibi) bunca acımasızlığı bir solukta yakıştırmış olmalılar. Bununla beraber Euripides Medea’yı insani özellikleriyle ön plana çıkarak iç dünyasına psikolojik bir açıdan bakmamıza da izin verir. Çocuklarını öldürmeye karar verirken yer yer iç hesaplaşmalarına şahit oluruz.


Hayal kırıklığı içinde terkedilmiş Medea aynı zamanda vatansız (heimatlos) kalır. Onun trajik kaderinde sürgün sadece kısa süreli bir çözümdür. Iolkos’dan başlayan ve Atina’da biten kaçışlarında onu sığıntılık, dışlanmışlık ve yabancılık takip eder. Doğaüstü güçlerine rağmen (Troia’nın kâhin Prensesi Kassandra gibi) yaşamında mutluluğu garantilemek mümkün olmamıştır. Güzellik, yetenek, zenginlik ve statü (kral kızı ve tanrısal soy) Medea’ya mutluluğu sunmaya yetmemiştir.


Medea’nın mitosu içindeki birçok motif bugün kadınların yaşamına ayna tutmaktadır. Kolkhis Prensesi, erkeklerin ön planda olduğu kahramanlık çağında var olmuştur. Erkeklerin de kusurları çoktu, ancak bu onların insani yanlarının doğal parçasıydı ve kahraman olmalarına engel değildi. Ne de olsa zaman, erkeklerin kahramanlıklarının yüceltildiği bir zamandı. Her ne kadar ataerkil Yunan toplumunda kadının statüsü yanında bir ’Kadın kahraman (Heroine)’’ tanımlanması pek kullanılmasa da, Medea mitolojide az sayıdaki dişi kahramanların öyküleri içinde hemcinslerinin bağımsızlığını canlandırır.   (Bibliotech'ten alıntıdır.)



NOT: Euripides' 490/480 ve 407/6 M.Ö. arasında Atina'da yaşadı. Üç Atinalı tragediyalıların en sonuncusudur (diğer ikisi Aiskhylos ve Sofokles) ve çalışmalarının 18'i bugüne kadar gelmiştir . Medea ilk kez M.Ö. 431 yılında sahnelenmiştir.







BATUM / GÜRCİSTAN
MEDEA’NIN ELİNDE ALTINPOST İLE 
BİR BRONZ HEYKELİ 



Argonotların Kafkasya'ya altın post aramaya gitmeleri boşuna değildir. Altın postu ele geçirmek Yunan'da "iktidarı almak" demektir. Yunan'da iktidar olmanın koşulu da Doğu ile ilişkilerde rol sahibi olmaktan geçmektedir. 


Yani, Altınpost gücü, bilgiyi, ilimi temsil eder ve Sumer geleneğidir.






İYİ SEYİRLER,
SB.