Translate

7 Mart 2017 Salı

Yozlaşmış Siyaseti Anlatan Filmler






"Deneyimlerinizden hiç öğrenmez misiniz?"
"Bunu hiç öğrenen var mı?"
Kirli Yarış



Yapım : ABD - 1939
Yönetmen: Frank Capra
Oyuncular: James Stewart, Jean Arthur, Claude Rains 
En İyi Özgün Oscar Ödülünü almıştır (Lewis R. Foster)

Halkın içinden gelen genç bir adam ideallerinin peşinden Washington'a gelir ve senatoda görev alır. Siyasetin içine girdiği zaman dönen oyunlardan haberdar olur, ama bu yozlaşmaya karşı mücadele eder. Senator Smith'in 23 saatlik konuşması ise sıra dışı ve muhteşem olarak değerlendirilir. 


Mr.Smith film olabilir ama,
Hiç bir siyasetçinin konuşması, 36,5 saat süren Atatürk'ün Nutuk'u gibi olamaz, 
senarist belki de Nutuk'tan etkilenmişlerdir, kimbilir...







The Candidate - Aday
Yapım : İrlanda - 1972
Yönetmen: Michael Ritchie
Oyuncular: Robert Redford, Peter Boyle, Melvyn Douglas 

Kazanma şansı olmadığını düşünen partisi Bill McKay'i kendi haline bırakır, lakin dürüstlüğü ile halkın gönlünü kazanır ve büyükler ligine girer. Ama durum hiç te gözüktüğü gibi değildir ve zamanla çevresine uyum sağlar.

"This thing you call politics? Politics is bullshit."








Yapım : ABD - 1992
Yönetmen: Tim Robbins
Senaryo: Tim Robbins
Oyuncular: Tim Robbins, Giancarlo Esposito, Alan Rickman 

Tim Robbins’in yeterince bilinmeyen bu ilk yönetmenlik denemesi, politikaya atılan bir folk şarkıcısının sahte belgeseli. Bir mockumentary olması, yani belgeselmiş gibi yapması, filmin en orijinal taraflarından biri ama asıl gücünü yaman bir siyasal ve toplumsal hiciv olmasından alıyor. Hollywood içindeki sol kanadın en aktif isimlerinden olan Robbins, bir politikacının sadece yalan dolan yoluyla ve medyayı doğru kullanarak nasıl yükselebileceğini, halkı milliyetçilik ve din gibi unsurlar üzerinden maniple etmenin de aslında ne kadar kolay olduğunu ürkütücü bir gerçekçilikle perdeye taşıyor...(alıntı)

"Keşke size 100 kere oy verebilseydim"
"Yapabilirsiniz aslında"
"Ciddi misiniz?"
"... Yo, şaka yapıyordum ..."
" Hahahaha..."






Yapım : ABD,  Almanya,  Fransa,  İngiltere,  Japonya - 1998
Yönetmen : Mike Nichols
Oyuncular : John Travolta,  Kathy Bates,  Emma Thompson

’68 kuşağı öğrenci hareketi içinden çıkıp siyaset sahnesinde yavaş yavaş yükselen ve doksanlarda Amerikan Başkanlığı için yarışan Jack Stanton ve eşinin hikayesi, Bill ve Hillary Clinton’la paralelliği sebebiyle çok konuşulmuştu. Politikaya belli bazı idealler uğruna atılan ama yıllar içinde bu idealleri teker teker görmezden gelmeye başlayan bir başkan adayı ile evliliklerini ve seçim kampanyalarını çeşitli seks skandallarından korumaya çalışan eşinin öyküsü, tıpkı bu hafta vizyona giren Zirveye Giden Yol (The Ides of March) gibi, kampanyada yer alan genç ve idealist bir danışmanın gözünden anlatılıyordu. John Travolta ve Emma Thompson’ın başrollerinde yer aldığı yapım, çiftin pis siyasi oyunlara bulaşmasını bir türlü hazmedemeyen akıl hocası rolündeki Kathy Bates’in müthiş performansına da Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde Oscar adaylığı getirmişti. (alıntı)


"Deneyimlerinizden hiç öğrenmez misiniz?"
"Bunu hiç öğrenen var mı?"






Yapım: ABD - 2008
Yönetmen: Jay Roach
Oyuncular: Kevin Spacey ,  John Hurt ,  Tom Wilkinson 


Amerika’da 2000 yılındaki başkanlık seçimlerinin sonucunu belirlemiş olan Florida oylarının yeniden sayım sürecini ve perde arkasında dönen dolapları ele alan Emmy ödüllü sağlam bir televizyon filmi. George W. Bush’un zaferini ilan etmesi ve Al Gore’un mağlubiyeti ile sonuçlanan bu şaibeli süreç, sadece Amerika’nın değil, tüm dünyanın kaderini de etkilemiştir... 

EK: Öteki Sinema'dan Değerlendirme






Il Divo - La spettacolare vita di Giulio Andreotti
Yapım : İtalya , Fransa - 2008
Yönetmen : Paolo Sorrentino
Oyuncular : Toni Servillo,  Anna Bonaiuto,  Piera Degli Esposti


İtalyan siyaset tarihinin önemli isimlerinden biri olan, bizdeki Süleyman Demirel misali tam yedi kez Başbakanlık görevini üstlenmiş Giulio Andreotti’nin gerçek öyküsünü anlatıyor Il Divo. Ancak Andreotti’nin çöküş dönemine, mafya ile ilişkilerinin ayyuka çıkışına, çeşitli siyasi cinayetlerin arkasında yer alışına odaklanıyor. 


 "Priests vote, God doesn't"













"ŞEYTANIN YAPTIĞI EN BÜYÜK KURNAZLIK ; TÜM DÜNYAYA YAŞAMADIĞINA İNANDIRMAKMIŞ..."
Olağan Şüpheliler (Usual Suspects,1996)









6 Mart 2017 Pazartesi

Kralın Bütün Adamları / Çanakkale-Gelibolu








All the King's Men - 1999 BBC
Yönetmen: Julian Jarrold
Oyuncular: David Jason, Maggie Smith






Gerçeklerin çok uzağında bir İngiliz filmi...
Kralın Adamları'na Ne Oldu?



Altı ay önce (*makale Haziran 2000'den) İngiliz televizyonlarında oynayan "All The King's Men" adlı film, I.Dünya Savaşı'nda, Çanakkale cephesinde geçiyor. Film, esir alınan İngiliz askerlerinin başlarından vurularak öldürüldükleri iddiası üzerine kurgulanmış... Oysa, ne Osmanlı belgeleri, ne de İngilizlerin harp tarihi kaynakları bu iddiayı doğruluyor!...


Yıl 1915; Mayıs'ın son günleri, Birinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürüyor. Altı ay önce Osmanlı'yı savaş dışı bırakmak ve Rusya'ya yardım etmek için Çanakkale önlerine gelmiş olan İngiliz ve Fransız donanmaları, Boğaz'ı savunan Osmanlı Kuvvetleriyle çarpışıyorlar. 18 Mart 1915'deki deniz harekatları püskürtülmüş, 25 Nisan'da başlayan kara çıkartmasından ise henüz bir sonuç çıkmış değil... İngilizler'in Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan'dan getirdiği ve belki adını bile duymadıkları bir ülkede savaşa tutuşmuş Anzak adı verilen sömürge askerleri de durumu düzeltmeye yetmiyor...


İşte tam bu günlerde, İngiltere Kralı V.George'un Sandringham'daki sarayında bir hareketlenme olur. Sarayın bahçıvanları, aşçıları, değişik görevlerdeki hizmetkarları, Gelibolu cephesinden gelen başarısızlık haberlerinden etkilenmiş ve orduya katılmaya karar vermişlerdir. Onlara göre tüm ülkenin erkekleri savaşırken Kralın hizmetkarlarının da onlardan bir farkı olmamalıdır. Sandringham sarayındaki 147 hizmetkar bir araya gelir ve savaşmak için Çanakkale'ye gitmeye karar verirler. Kralın adamlarından oluşan grup, 54.Tümen, 163.Tugay ve 5.Norfolk Alayı'na bağlı "Sandringham Bölüğü" adıyla Gelibolu'ya gönderilir.


Sandringham Bölüğü, 11 Ağustos 1915'te Gelibolu'da Suvla Körfezi adını verdikleri yerde (Anafartalar) karaya çıkar. Bölge, Türk topçusunun ateşi altındadır. İngilizlerin 163 Tugay'ı birlikleriyle, Türklere karşı taarruza geçmiş ancak Türklerin kuvvetli top atışları ve keskin nişancılar karşısında İngilizler büyük kayıplar vermişlerdir. 


54Tümen Komutanı General Inglefield, 5 Norfolk Alayı'nın komutanı Yarbay Sir Horace Beauchamp, Sandringham Bölüğü'nün komutanı ise Yüzbaşı Beck'dir. Bölük, 12 Ağustos günü Norfolk Alayı ormanlık bölgeye doğru hareket halindeyken, Türk topçu atışı altında kalır ve bir daha haber alınamaz. Ne Kral George, ne de Çanakkale İngiliz Orduları Başkomutanı İan Hamilton, bu gönüllü birlikle ilgili bilgi alamaz ve İngilizler için birliğin kaderi, 'tarihe bir sır olarak geçer'. 


Ancak olayla ilgili İngiliz kaynakların iddiaları Norfolk alayının bu çatışmalar sırasında esir düştüğü ve Türk askerleri tarafından başlarına kurşun sıkılarak öldürüldükleri yönündedir. Örneğin Britain Empire Press'ten F Loraine Petre, hazırladığı dosyada olayı, 5 Norfolk Alayı'nda bulunan Yüzbaşı Coxon ve Teğmen Fawkes'ın yaralı olarak esir düştükleri geri kalanların ise 'muhtemelen' öldürüldükleri şeklinde anlatır...


Çanakkale'de tam 85 yıl önce kaybolan bu insanların öyküsü, geçen yıl İngiltere'de bir televizyon filminin konusu oldu. 'All The King's Men' Nigel McCrery'nin aynı adlı kitabından uyarlanan 'Kralın Adamları' filmi, kısa bir süre önce de İngiliz Devlet Televizyonu BBC'de yayımlandı. Film, esir alınan İngiliz askerlerinin başlarından vurularak öldürüldükleri iddası üzerine kurgulanmış. Filmin kadrosu ise oldukça ilginç; Sandringham Alayı'nın komutanını, İngiltere'nin ünlü oyuncusu David Jason (Only Fools and Horses) oynuyor.  'Starwars' dizisinde 'İmparator' ve 'Senatör Polpotin' tiplerini canlandıran İan McDiarmid de İngiliz ordu papazı Edwards rolünde. 110 dakikalık filmde Kral VGeorge'un sarayında çalışan hizmetkarların savaş hazırlıkları, askere gidişleri, Gelibolu'daki cepheye geldikten sonra yaşadıkları günler, Türkler tarafından esir alınışları ve öldürülmeleri anlatılıyor. İngiliz TV izlenme raporlarına göre, film, yayınlandığı 14 Kasım 1999 gecesi, tam 97 milyon kişi tarafından izlenmiş. ...


Bu ilginç olayla ilgili Osmanlı belgeleriyse İngilizler'in iddialarını doğrulamıyor. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Strateji Etüd Başkanlığı'nda bu konuda detaylı bilgisi bulunuyor. Türk Dışişleri Bakanlığı da filmin çekildiği günlerde konuyu araştırarak İngiliz Dışişleri'ne filmin insanları yanlış bilgilendirdiğini anlatan kapsamlı bir rapor gönderiyor. Ayrıca Türk Tarih Kurumu Başkanlığı da filmin senaryosunu oluşturan kitabın yazarı Nigel McCrery'e konuyla ilgili dokümanları anlatan bir yazı gönderiyor.


Türk Arşivlerindeki belgelerde,12-13 Ağustos 1915'de Küçük Anafartalar'daki Türk kuvvetlerine komuta eden 36 Alay Kumandanı Binbaşı Münib Bey'in aynı tarihli savaş tutanaklarında çatışmalar konusunda ayrıntılı bilgiler veriliyor. Bu tutanaklara göre, İngiliz askerlerinden geri alınan arazi üzerinde, 300'e yakın ceset belirlenir. Yaralılarla beraber 35 İngiliz askeri de esir alınmıştır. Buna karşılık Türk tarafının kayıpları arasında l'i subay 61 ölü,4'ü subay 169 yaralı bulunmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, cephede çok şiddetli çatışmalar yaşanmış ve İngiliz tarafı ağır kayıplar vermiştir. Esir alınan İngilizler ise, filmde iddia edildiği gibi öldürülmemiştir. Bunlardan biri olan 3357 Sicil numaralı Er A.G.Brown (5'inci Norfolk Regiment 54 Div 163) yakalandıktan sonra Türk komutanlara verdiği ifadesi şöyledir;


"10 Ağustos 1915'de Tuzla Göl civarında karaya çıktım. İsmini bilemediğim bir tepeye hücumda tepenin ancak eteğinde mecruh düşerek ayın 12'sinde esir oldum. Kumandanın ismi Engelfild (Inglefield) idi, Fakat fırkanınkini veyahud livanın kim olduğunu bilemiyorum." 


Cesetler arasında baygın haldeyken esir alınan 5 Norfolk taburuna bağlı Teğmen William George Stewart Fawkes'ın esir alınmasıyla ilgili olarak verdiği ifade de bunu gösteriyor. Aynı çatışmada esir alınan 35 İngiliz askerinin nasıl esir edildiklerini, ne durumda bulunduklarını belirten ve kendi el yazılarıyla künyelerini yazdıkları belgeler, bugün Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Strateji Etüd Başkanlığı'nda bulunuyor.





Başkomutan Hamilton'un raporu


Çanakkale'deki İngiliz Başkomutanı lan Hamilton, 'kaybolan birliğin hikayesini', raporunda şöyle aktarıyor:

"Çatışmalar esnasında 163Tugay'a büyük şöhret kazandıran gizemli bir olay gerçekleşti. Savaş sahasının sağında bulunan 5'inci Norfolk Alayı, öyle bir an geldi ki; kendilerini tugayın diğer kısmından da az mukavemet eden bir bölgede buldu. Çatışmalar gittikçe şiddetlendi ve arazi de gittikçe orman ve sarp bir şekle bürünmeye başladı. Bunlar gece karargâha dönebilmek için yol buldular. Fakat, 16 subayla 250 asker, düşmanı sıkıştırmaktan ve sürmekten geri kalmadılar. Bu cesur ve kahraman askerler arasında Sandrigham Malikanesinden askere yazılmış seçkin bir bölük asker de vardı. O zamandan beri, bunların akıbetinden hiçbir haber alınamadı. (Çanakkale İngiliz Orduları Başkomutanı İan Hamilton'un Raporu, Ahmet Altıntaş, Çanakkale 1999)




Anzak Keşif Birliği: 'Bulutta kayboldular'


Yeni Zelanda Keşif Birliği 3 Takımı'ndan üç Anzak askeri, R.Reichart, K.Newnes ve J.L.Newman olayı şu şekilde rapor etmişlerdi: "Birkaç yüz kişiden oluştuğunu sandığımız İngiliz Norfolk alayının bu çökmüş yol ya da dere boyunca 60.Tepe'ye doğru ilerlediklerini fark ettik.  60.Tepe'deki birlikleri takviyeye gidiyor gibi idiler. Ancak söz konusu buluta ulaştıklarında, hiçbir tereddüt göstermeksizin doğrudan doğruya bulutun içine yürüdüler. Tuhaf yer bulutu kendi düzeylerine yükselir yükselmez hepsi birlikte Trakya'ya doğru ilerlemeye başladılar. Kırk beş dakika içerisinde de kayboldular." (Mehmet İ Gençcan,Çanakkale Savaşları ve Menkıbeler, İstanbul 1994)




Teğmen Fawkes:'Teşekkür borçluyum'


Çatışma alanında, cesetler arasında baygın haldeyken esir alınan 5 Norfolk Taburu'na bağlı Teğmen William George Stewart Fawkes'ın ifadesi şöyle:


"12 Ağustos 1915'de Anafartalar'da Karakol Dağı eteğinde bütün alayımız avcıya yayılmış olduğu haldeyken albayımız gelerek ilerlememizi emretti. Fakat, hedefimizin ne olduğunu söylemedi. Türk ateşi o derece yoğundu ki, maiyetimde bulunanlar tamamen yok edildiler, çavuş ile ben kaldım. Yüz yarda kadar ilerledik Çavuş vuruldu düştü, 30 yarda yürüdüm ki, ben de vuruldum. Kendime geldiğim zaman beni ölü zanneden Türkler, vücuduma tüfeklerini koyarak ateşe başlamışlardı. Yine kendimden geçmişim. Tekrar kendime geldiğim zaman, zapt etmeğe uğraştığım Türk siperinin içindeydim bana su, yiyecek verdiler ve omuzlarında taşıyarak, hastalara ilk müdahalenin yapıldığı yere götürdüler. Gördüğüm insani muameleye hakikaten teşekkür borçluyum."




Türk Dışişleri: 'Belgeler ortada'


Türk Dışişleri Bakanlığı, 'All The King's Men' adlı filmle ilgili olarak, İngiliz Dışişleri yetkililerine filmin çekimleri sürerken bir rapor gönderdi Raporun özeti, şöyle:


"All The King's Men adlı filmde Kral V. George'un hizmetkarlarının da bulunduğu 147 askerin kaybolduğu ve esir alındıktan sonra Türkler tarafından öldürüldükleri anlatılmaktadır. 12 Ağustos 1915 tarihinde yaşanan çatışmaların kayıtları, 36 Tümen Komutanı Albay Münip Bey tarafından tutulmuştur. Bu rapora göre, o gün İngiliz kuvvetlerinden geri alınan sahada 300'ün üzerinde ceset belirlenmiş, 35 İngiliz askeri esir alınmıştır. Eğer filmde iddia edildiği gibi savaş esirleri öldürülmüş olsaydı, bunların da diğerleriyle birlikte öldürülmesi gerekirdi. Bu insanlar tıbbi bakım yapıldıktan sonra diğer tutsaklarla birlikte savaş esirleri kamplarına gönderilmiştir. Esir alındıkları tarihten öldükleri veya evlerine döndükleri tarihe kadar bu askerlere ne olduğu, mevcut belgelerden incelenebilir. Ayrıca İngiliz General C.F. Aspinall Oglander'in, 'İmparatorluk Savunma Komitesi-Askeri Bilimler Enstitüsü' için hazırladığı 'Military Operations in Gallipoli / Gelibolu'daki Askeri Operasyonlar, Londra 1932' adlı çalışma da Albay Münip Bey'in bilgilerini doğrular niteliktedir. İngiliz tarihinin resmi kayıtları olarak kabul edilen bu çalışma, İngilizlerin özellikle bu bölgede büyük kayıp verdiklerini ancak esir alındıktan sonra hiçbirinin öldürülmediğini ortaya koymaktadır. Belgeler, Osmanlı savaş esirleri kamplarında bulunanlara insanca muamele edildiğini, uluslar arası sözleşme ve kurallara uygun davranıldığını kanıtlamaktadır. Bunun kanıtını, Uluslar arası Kızılhaç Teşkilatı'nın kamplarda yaptığı periyodik incelemelerden sonra hazırlanan raporlarda da görmek mümkündür. Elbette ki, tarihsel gerçekleri aydınlığa çıkarmak için Türk ve İngiliz belgeleri daha ayrıntılı incelenmelidir. Söz konusu film, bu gerçekleri göz önünde bulundurmadan hazırlanmıştır ve iki ulus arasındaki mevcut dostluğu güçlendirmemektedir."



Süleyman Beyoğlu
Popüler Tarih, Haziran 2000












 Tarihi bir film yapıyorsanız, Tarih yapanlara sadık kalın!..
İftira, yanıltma ve propaganda yapmayın!..





16 Şubat 2017 Perşembe

Cromwell - İngiltere İç Savaşı







“Ey bu meclisin aşağılık mensupları!.. Acele edin ve defolup gidin... 

Oturumunuzu sonlandırmaya geldim. Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı bir son vermeye geldim.

Siz ki fitneci, fesatçı meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey! Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar, ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar, birkaç kuruş için Tanrı’ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?

Bir parça vicdan da mı yok? 
Atım kadar bile dindar değilsiniz!
Altın sizin yeni Tanrı’nız olmuş!
Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı! 
Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?

Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz! Tanrı’nın kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!

Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!

Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı! Ve bu gücü de bana Tanrı verdi. Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim. Vay halinize!

Şimdi derhal defolun!!! 
Acele edin rüşvetin köleleri! 
Acele edin, gidin! 
Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..”


Oliver Cromwell, 1653







Yapım: 1970 ABD-İngiltere
Yönetmen: Ken Hughes
Oyuncular: Richard Harris, Alec Guinness, Robert Morley 

Kral I.Charles'ın dini siyasete alet eden politikalarından iğrenen Oliver Cromwell (1599-1658), ailesini de alarak Yeni Dünya'ya taşınır, fakat bu arada İngiliz Sivil Savaşı çıkar. Krallıktan cumhuriyete geçiş olan İngiliz İç Savaşı sırasında Parlamento birliklerinin komuta heyetinde olan ve daha sonra iktidara gelen (1650-1658) 
Oliver Cromwell’in hayatını anlatır.










14 Şubat 2017 Salı

Marie Antoinette / Fransız Devrimi






MARİE ANTOİNETTE
Yönetmen: Sofia Coppola , 2006
Oyuncular: Kirsten Dunst, Jason Schwartzman, Judy Davis





BÜYÜK FRANSIZ DEVRİMİ NASIL BAŞLADI ?


Fransa Kralı XVI. Louis, küt burunlu, demir tokalı makosenlerinin parmak uçlarında hafifçe yükseldikten sonra öne doğru bir adım attı, durdu. Birdenbire geri dönerek aynı hareketi tekrarladı. Versailles Sarayı’ndaki odasında yalnızdı. Dev gibi odanın tüm mobilyalarını ezberlemişti. Gözünü kapadığı anda neyin nerede olduğunu bildiğinden, neredeyse kapalı gözlerle tüm odayı dolaşacak hale gelmişti: “Oda aynı oda, ama kral aynı kral değil,” dedi fısıltıyla.

Yandaki odalardan birinde Sınıflar Meclisi (Etajenero) toplantı halindeydi. Birden iki elini birbirine vurarak şaklattı. Odaya hemen muhafızlardan biri girdi: “Necker’e haber verin, Kurucu Meclis’e katılacağım!”

Ortalık karışıktı. Liberaller, öngördükleri darbeyi yapmışlar, Sınıflar Meclisi’nin üç sınıftan (soylular, ruhban sınıf ve halk) oluşarak 5 Mayıs 1789’da Verailles’te toplanmasını sağlamayı başarmışlardı.

XVI. Louis’nin mutlakıyet rejimi bu büyük tehdit karşısında tepkiliydi. Kral, toplantıların ayrı ayrı salonlarda ayrı sınıflar olarak yapılması talimatını verdi. Buna bazı asiller ve din adamları uydularsa da, Halk Meclisi (Triers Etat) birleşik toplantılara devam edeceği kararlılığını bildirdi.

İşte üzerine yeni giysilerini geçirirken XVI. Louis’nin kulaklarında o günkü çığlığı yankılanıyordu: “Ne yaparlarsa yapsınlar, oldukları yerde kalsınlar!”…

Kimse dinlemedi… Mutlakıyet rejimi yerle bir olmak üzereydi artık. Çünkü Halk Meclis’i 9 Temmuz’da kendini Kurucu Meclis ilan ederek, son noktayı koymuştu.

Louis’nin tek seçeneği vardı: Zor kullanmak. Paris sokaklarına ve banliyölerine asker yığınağı yaptı. Paris halkı da bu “önlemlere” sert tepki gösterdi. Bastille kalesi (hapishanesi) kuşatıldı, 14 Temmuz günü kuşatmacılar Bastille’i ele geçirerek, cezaevi müdürünü öldürdüler.

XVI. Louis halkına karşı kanlı bir savaşa girmeyi göze alamazdı. Bu yüzden de Kurucu Meclis’e gitmeyi daha uygun buldu. Amacı da meclis üyelerine askerleri geri çekeceğini ve biraz önce talimat verdiği eski bakanı Necker’i yeniden göreve getireceğini bildirmek istemesiydi.

Kral odada hızlı hızlı dolaşırken aklına son on yıldır ülkenin düştüğü durum geliyordu. Zaten had safhaya yükselmiş toplumsal huzursuzluklara bir de ekonomik kriz eklenmiş durumdaydı. Dışarıdan alınan borçların artmasıyla geçici bir refah düzeyi tutturulmuş, ama işte onun da sonuna gelinmişti. Gelirler artıyormuş gibi görünüyordu, ama dış borç artık altından kalkılamaz bir hale gelmişti. Fransa, uzun kraliyet döneminde ilk kez dış borç fazlası veriyordu.

Gelir tablosu 550 milyon Fransız frangına ulaşmış gibi görünüyordu ama bu gelirin üç yüz milyonu dış borçları kapatmaya gidiyordu. Görünüşte bir modernlik hakimdi. Yollar daha düzenliydi, yeni binalar yapılıyor hatta Paris’in çehresi bile değişiyordu. Sanki Fransa on yıl öncesine göre çok daha iyi durumdaydı Paris’e bakıldığında, ama durum hiç de öyle değildi. Borsa inişli çıkışlıydı. Spekülasyon en büyük baskı aracıydı.

Kral derin bir soluk aldı. Bu çelişkili durumdan kurtulmanın tek yolunun mutlakıyet rejiminden kurtulmak olduğunun farkındaydı. Bu, kralın yetkilerinin azalması anlamına geliyordu ki, bu da hiç iç açıcı bir durum değildi. Liberal politika kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Gerçekçi olmaktan çok uzaktı. Kağıt üzerinde ciddi gibi görünse de, yaşam bunu reddediyordu. Ülkedeki işsiz sayısı ülke nüfusunun yüzde onuna ulaşmıştı.

XVI. Louis, bazı ödünler vererek, yetkilerinin bir kısmından feragat ederek bu sancılı dönemi atlatacağını düşünüyordu. İşte Büyük Fransız Devrimi bu koşullarda başladı. XVI. Louis huzursuzdu. Tekrar makosen pabuçlarının ucunda yükseldi, yine sert bir dönüş yaptı ve bu kez bir daha geri dönmedi… Giyotin denen ölüm makinesinin bıçak ağzını ensesinde hissettiğinde alnından iki buz damlası yere damladı...


Mümtaz İdil / Odatv-2011
EK:
Kendisinden önceki bütün çağlardan süregelen değerlerin ve gelişmelerin önemli ölçüde değiştiği “Yakın Çağ”ı başlatan Fransız Devrimi 1989 yılında 200. yılını tamamlamakta ve bu nedenle yılın ana temalarından birisini “Fransız Devrimi” oluşturmaktadır.1789 da Fransa’da başlayan siyasal ayaklanmanın adı olan “Fransız Devrimi”nin nedenleri üzerinde tarihçiler birleşememekte, bazıları bu olayı “Aydınlık Çağı”nın bir entellektüel hareketi olarak görürken, bazıları ezilen sınıfların feodal zulme karşı ayaklanması olarak telâkki etmektedir.  Fransız İhtilali ve Etkileri - Prof.Dr.İsmet Giritli




Maria Antoinette Giyotine Götürülürken
MEMOIRS OF LOUIS XV. AND XVI. by Madame du Hausset, 1899/kitap




MARİA ANTOİNETTE (1755 – 1793)
Kısaca Marie Antoinette veya Maria Antonia olarak bilinir. Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve eşi Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'nın kızlarıdır. Henüz 14 yaşındayken Fransa veliahtı XVI. Louis ile evlendi. 1774 Mayıs'ında XVI. Louis Fransa kralı ve Marie Antoienette de Fransa kraliçesi oldu. XVII. Louis'nin (Kayıp Döfen) annesidir. Fransız Devrimi esnasında "Vatan hainliği" ile suçlanarak giyotinle idam edildi .  Ekmek kıtlığından haberi vardı   “Ekmek yoksa, pasta yesinler!” demediğini, ya da bir çeşit ekmek olan pastayı kasettettiği söylenir.

1938 yapımı filmde giyotine götürülürken /video

1938 yapımı Maria Antonieta



*














30 Ekim 2016 Pazar

Vatanım Sensin Dizisi




Beklediğim tepki geldi. Bu dizinin senaryosunu yazan, yöneten, oynayan, bizi "white walkers" mı sandı? "Kurtuluş Savaşı yapılmadı", "İşgal olmadı" "Yunan askerlerine şehitlik yaptıralım" gibi böğüren şerefsizlerle beraber mi yürüyorsunuz? Yoksa "kandıranlarla kandırılanlara" karşı empati mi kurmamızı istiyorsunuz?

Senaryosunda 'Kuva-yi Milliye tarafından casus olarak görevlendirilmiş olma ihtimalini' düşünsem bile, anlam veremedim. Kalbim sıkıştı izlerken. Çünkü dizide Hasan Tahsin gibi tarihsel gerçekliği olan kişiler kullanılıyordu. Ve tarihi bir dizi çekiyorsanız, gerçeğe uygun olmalı. Bu diziye emek veren herkes, biriniz de çıkıp irdelemedi mi senaryoyu, replikleri?.. Haram olsun üzerimizden kazandıklarınız. Lanet Olsun Hepinize!

Gerçeğe uygun olarak çekilen Karayılan dizisine "bazıları" tepki göstermişti, onların gönlü hoş olsun ve sırf "Millet Kenetlenmesin" "Bütünleşmesin" "Uyanmasın" diye de yayın saatini değiştirmişlerdi.

Vatan hainleri işte bunu yapar. Vatan hainleri sizin psikolojinizle oynar, beyninizi ele geçirir, bilinçaltınıza bomba atar, zombiye çevirir. Sonra "vur enseye al lokmayı"... 

Bu diziyi zevkle izleyenleri "Üç Harfliler" Çarpsın! 
HÜMANİZM-MİŞ, DE GET!

SB.




Vatanım Sensin 1. Bölüm;
İzmir'e ayak basan Yunan Ordusu










VATANIM SENSİN YALAN OLDU

Kanal D’de başlayan başrolünü Halit Ergenç ve eşi Bergüzar Korel’in paylaştığı “Vatanım Sensin” adlı dizinin ilk bölümü yayınlandı. İnsanları hayrete düşüren tarih çelişkileri ile dolu olan dizi Selanik’i düşman kuvvetlerine Türk askerlerinin para karşılığı nasıl sattığını, birbirlerini maddi menfaat için nasıl katlettiğini anlattıktan sonra, İzmir’e Yunanlılar’ın gelişini yine saçma sapan bilgilerle donatmış.

Hayal ürünü bilgilerle bezenmiş, insanların kafasını karıştıran diziye 16. Kitabı “Osmanlı’nın son hikayesi Firar” adını taşıyan Mutlu Tuncer tepki gösterdi.

Dizinin baştan aşağı, tarihle yakından uzaktan ilgisi olmayan bilgelerle hazırlandığını söyleyen Tuncer’in eleştirileri şöyle:

“Hainler var mıydı, tabii ki vardı. Ama vatanseverler hainlerden çok daha fazlaydı. İzmir’in işgalinde görülebilecek veya gösterilebilecek en büyük hain, elinde Yunan Bayrağı ile işgal güçlerini karşılayan vali İzzet Paşa’dır. Kambur İzzet diye bilenen bu zat, vilayetteki personeli alarak dışarıya çıkmış ve hepsini “Zito Venizelos” diye bağırtmıştır. Ancak dizide bu bölüm yok, Hasan Tahsin’in kimsenin toplantıya gelmemesi ile ilgili yakınmaları var. Böyle bir şey asla olmamıştır. İzmir’deki Türkler, Yunan ordusunun İzmir’e geleceğinin duyulması ile birlikte, harekete geçmişler direniş planları kurmuşlardır. Şimdi, işgalden bir gün önce yaşananlara bakalım:”




VATANINI SEVEN ALLAH İÇİN GELSİN! 
(OSMANLI’NIN SON HİKAYESİ FİRAR SAYFA 117)

14 Mayıs gecesi, işgal haberi artık tüm mahallelerde konuşulur olmuştu. Bir grup genç, İzmir Valiliği’nin önüne yürümüşler, valiye nota ileten subayların çıkışları sırasında “Bu vatanı sahipsiz sanmayın. Biz ölürüz ama yanımızda birçoğunuzu götürürüz” diye protestolarda bulunmuşlardı…

Daha sonra bir okulda toplanıp, direniş cemiyeti kurmuşlar, kuruculardan Köprülü Kazım, “İşe yarayan ne varsa, silah olarak kullanabileceğiniz her şeyi alın dağlara çıkalım ve savaşalım.” diye haykırmıştı. Bu gençler silahlanarak aynı gece iç bölgelere çekileceklerdi. Aynı gece, İzmir Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, bir bildiri yayınlamış, İzmir halkını Milli Birliğe ve işgale karşı silahlı direnmeye çağırmıştı. İzmir camilerinin minarelerinden selalar veriliyor, düşmana karşı birlik ve beraberlikle mücadele çağrıları yapılıyordu.

Yunan donanmasının geleceğinin kesinlik kazandığı 14 Mayıs gecesi artık direniş kararının alındığı tarih olmuştu. Camilerden yapılan duyurularla, direniş bildirilerine insanlar uymuşlar, koşarak toplantı yeri olarak belirlenen Bahribaba Parkına gelmişlerdi. Sayıları 40 bine yakındı ve sabaha kadar ateşler yakmışlar protesto gösterileri yapmışlardı… Sabahın erken saatlerinde gemiler uzaklardan görünmüş, direnişçiler Konak’a doğru yürümeye başlamışlardı…

15 Mayıs’ta yürekleri dağlayan görüntüler ortaya seriliyordu… İşte Yunanlılar sabahın ilk ışıklarıyla ve dev gemilerle gelmişler, bir kaçı kıyıya yanaşmış, askerlerini alkışlar ve tezahüratlar arasında indiriyordu… Yunan ordusuna mensup 12 bin asker karaya çıkmıştı. Yunan birliklerinin içinde her biri 200 kişiden oluşan İngiliz, Fransız ve Amerikan birlikleri de vardı. Papaz Hrisostomas etrafta koşarak “Türkleri öldürün. Teki bile kalmamalı” diye haykırıyor, Rumları ve Ermenileri galeyana getiriyordu. Bir içler acısı durum daha yaşanacaktı… Vali İzzet Bey ve memurları ise, işgal kuvvetlerinin dayatması ile Kordonboyu’na karşılamaya getirilmiş, ellerinde Yunan bayraklarıyla “Zito Venizelos” diye bağırmaya mecbur edilmişlerdi… Hiçbir direnç göstermemişler, güçleri yettiğince “Zito Venizelos” diye haykırmışlardı… Ancak emperyalistlerin işgali göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Çünkü İzzet Bey ve memurlarından daha farklı düşünenler çoğunluktaydı…

Bunlar Kramer Palas Oteli’nden birkaç yüz metre ötesinde konuşlanmışlardı. Daha sonra da Hükümet Konağı’nın etrafını sarmışlar bekleşiyorlardı. Bir Yunan alayı bayraklarla, arkalarında, yanlarında alkışlayan Rum vatandaşlarla Konak’a doğru gelmişlerdi… Valilik makamına girecekler ve şehri teslim almalarını simgelemek için Konağa Yunan bayrağı çekeceklerdi…
Gür bir ses duyulmuş ve o kalabalığın, o zafer çığlıklarının arasından bu ses mermi gibi kulaklara saplanmıştı:

– Durun! demişti … Böyle ellerinizi kollarınızı sallayarak nereye girdiğinizi sanıyorsunuz? Bu kadar kolay mı? Bu kadar kolay mı bu şehri işgal etmek!

Askerler durmuştu… Genç bir gazetecinin sesiydi bu… Kalabalığın önüne geçmiş, sıra sıra uygun adım hükümete doğru giden askerleri durdurmuştu… “Bu kadar kolay olmaz” diyordu… Aydınlık yüzlü genç bir adamdı bu… Hukuk-u Beşer Gazetesi’nin Başyazarı Hasan Tahsin…

Elini beline götürdü, tabancasını çıkarttı ve ardı arkasına ateşlemeye başladı. Yunan alayı, çil yavrusu gibi dağılmıştı… Bir kaçı, cansız yere düşmüştü… Askerler sağa sola koşturup siper almışlardı… Hasan Tahsin boşalan tabancasını doldurma koyuldu… Saklanmamış, siper almamıştı… Karşı ateş geldi… Vücuduna birkaç kurşun isabet etmişti… Sendeledi, tabancası düşmüştü. Son bir gayretle cebinde sakladığı el bombasını fırlatabildi Yunanlılar’ın bulunduğu yere… Patlama oldu ve arkasından sıkı bir kurşun yağmuru… Cansız yere düşmüştü Hasan Tahsin… Silahlar susmuştu… Şimdi ortalıkta büyük bir sessizlik vardı… Askerler onun yanına gelmeye çekiniyorlardı… Ölmüş müydü sahiden?

Birkaç dakika geçince, komutanları çıktı ortaya, emirler yağdırdı askerlere… Arkadan başka bir grup asker koştu geldi… Büyük bir güvenlik çemberi oluşturuldu… Hasan Tahsin’in yanına büyük bir dikkatle gittiler. Çoktan ölmüştü… İki üç asker cansız yatan bedenine kurşun yağdırdılar… Yetmedi, süngülerle delik deşik ettiler!

İşgale ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin’in şehit edilmesi başlangıçtı… Yunanlılar, acımasız ve vahşi cinayetleri ile savaş literatürlerine yeni bir boyut getireceklerdi… Dünyanın, hiçbir yerde görmediği bir vahşilik sergileyecekler, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürecekler, evleri basacaklar, yağmalayacaklar, kadınlara kızlara tecavüz etmekten çekinmeyeceklerdi… Sokakta yürüyen insanlara bile kurşun yağdıran zalimler, süngülerini de kullanarak ortalığı kan gölüne çevireceklerdi… 

Daha işgalin ikinci günü ölü sayısı 2 bini aşacaktı… İnanılmaz vahşi bir soykırım başlatılmıştı… Diğer taraftan Vahdettin ise, İstanbul’dan emirler yağdırıyor; İşgal kuvvetlerinin hoşuna gitmeyecek her davranıştan halkı men ediyordu… İzmir kan ağlıyordu. Her mahalleden feryatlar yükseliyor, acılar yürekleri dağlıyordu… Yakın il ve ilçelerde bu katliamlar duyulmuş, protestolar ve ayaklanmalar başlamıştı. Ancak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği henüz İstanbul Halkı tarafından duyulamamıştı. Çünkü gazeteler İtilaf Devletleri tarafından sansür ediliyordu. 17 Mayıs Cumartesi günü, artık işgal ve canice işlenmiş cinayetler İstanbul’da yavaş yavaş dilden dile yayılmıştı ve bu haberler ayaklanmaları başlatmıştı… 18 Mayıs’ta akşamüzeri Darül Fünun (Üniversite) öğrencileri ve öğretim üyeleri 4 bin kişilik bir toplantı yapmışlardı. Dr. Besim Ömer Paşa bu toplantıda şunları söyleyecekti:

“Felaket o kadar derindir ki, mütehassis (üzgün, kederli) ne bir Osmanlı, ne bir Müslüman Türk vardır. Darül Fünun bu milletin ruhu ve dimağıdır. Hissiyatımızın ulviyeti (kutsallığı) şiddete zamanında makul (kabul edilebilir nitelikte) teşebbüsler gerektirmektedir.”

Özgürlük fitili artık ateşlenmişti… İzmir’de, İstanbul’da ayaklanmalar, gösteriler bitmek bilmiyordu.

Mutlu Tuncer işgalden bir gün önceyi ve Yunan’ın İzmir’e çıkışını kitabında böyle anlatıyor. Tuncer dizide Türk insanının bu işgale duyarsız kaldığı imajının verilmek istendiğini ifade ederek, “Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşunu burada atılmıştır. Dana Yunanlı gelmeden, direniş hazırlıkları yapılmıştır. 40-50 bin kişi toplanmış, yemin etmiştir. Dizide anlatılan hikayeyi kasıtlı buluyorum. İzmir asla teslim olmamış, işgalin ilk günü iki bine yakın insan ölmüştür” diyor.

Ege Ekspress 28 Ekim 2016









TÜRK SUBAYINA KARŞI YAPILAN 
ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ SALDIRISINDA SON NOKTA!..


27 Ekim akşamı Kanal D Televizyonunda Osmanlının son dönemini anlatan “VATANIM SENSİN” isimli iddialı dizinin 1. Bölümü yayınlandı.

Bu bölümde Türk Subayının düşürüldüğü rezil durumu eski bir subay olarak utanarak ve üzülerek izledim. İşte şimdi Orduyu bitirmek için son noktayı koydular dedim.

Ergenekon, Balyoz tipi Kumpas davaları ile aşağılanan Türk subayı ve Türk Ordusu, 15 Temmuz darbe kalkışması sonrasında tekrar ve daha büyük darbelerle sarsıldı. Yurt içinde, Suriye’de ve Irak’ta fiilen sıcak savaşın içinde olan Türk Ordusunun acilen güçlendirilmeye ihtiyacı varken ve ordumuz FETÖ Terör Örgütü ile mücadele ediyorum denilerek her alanda çok büyük darbeler almaya devam ediyor.

Son olarak “VATANIM SENSİN” isimli dizi ile Türk subayları iyice itibarsızlaştırılıyor ve halkının gözünde sıfırlanıyor. Bu bölümde Türk subayı vatanını para ile satıyor, kendi komutanını gözünü kırpmadan öldürüyor, en yakın silah arkadaşını sırtından vuruyor, vurduğu arkadaşının dul karısına göz koyuyor, şehit subayın kızı Yunan işgalini baloda kutluyor, ve nihayet vatansever olarak gösterilen Osmanlı Alay Komutanı Binbaşı Cevdet Yunan Albayı olarak İzmir'i işgal eden kuvvetlerle sahile çıkıyor.

Psikolojik Harp konularını bilen bir kişi olarak bu filmin Türk insanının beyninde yaratacağı tahribatın büyüklüğünü tahmin edebilmek zor değil.

Bu televizyon dizisi daha fazla zarar vermeden durdurulmalı ve RTÜK derhal devreye girerek gereken tedbirleri almalıdır. 

Türk subayını bu kadar aşağılamaya kimsenin hakkı yoktur. İçeride ve dışarıda savaş halini yaşayan Türk Ordusunun moral ve motivasyonu güçlendirmek her Türkün asli görevidir.

Em.Albay Tamer Tahir Kumkale 
İLK KURŞUN 28 Ekim 2016









VATANIM SENSİN ADLI DİZİNİN 
İLK BÖLÜMÜNÜN DEĞERLENDİRMESİ


Uzun süredir reklamı yapılan bir kurtuluş savaşı dizisi (!) daha Cumhuriyet Bayramımız 29 Ekim’den iki akşam önce gösterime girdi. Dizinin ilk bölümü ve tanıtım fragmanları dizinin ne amaçla çevrildiğini anlamamız için yeterli oldu. Dizide izleyiciye aktarılan mesajlar ve bazı diyaloglar dizinin amacını açıkça ortaya koyuyor.

Dizide vatan haini olarak tanıtılan 3 Türk subayının ikisi dörder, biri üç madalyalı. Kan kardeşi Binbaşı Cevdet’in karısı kendisine kalsın diye Cevdet’i vuran Binbaşı Tevfik azınlıklardan da rüşvet alıyor. Ne güzel bir Türk subayı tiplemesi! İşin ilginç yönü hain Selanikli Tevfik’in Atatürk’ün gençlik resimleriyle bayağı bir benzerliğinin olması. Sizce Tevfik üzerinden sadece Türk subayı imajı mı lekeleniyor?

Cevdet ile Azize’nin oğlunun adı da özenle seçilmiş. Ali Kemal. Ali Kemal denince aklınıza ilk kim geliyor? İstiklal Savaşı yıllarında Atatürk ve Kuvayı Milliye aleyhinde yazılar yazan, Yunanlıları öven ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yargılanmak üzere mahkemeye gönderilirken yolda Türk halkı tarafından linç edilen vatan haini gazeteci. Böylece dizide adı çokça geçirilen gözü pek civanmert delikanlının şahsında Ali Kemaller aklanıp kahramanlaştırılmış olmuyor mu?

Daha ilk sahnede vatan için; “Vatan, koynuma sokulan bir kadın gibi sevdiğim” ifadesi kullanılıyor. Azize ise Cevdet geri dönmeyince şöyle söylüyor: “Vatan dediğin bir avuç toprak. Altı üstü bir avuç toprak. Dünyanın her yeri toprak değil mi? Benim vatanım da toprağım da sensin Cevdet.” 

Bu cümleler ile ne oldu? Kadın sevgisi ve koca sevgisi vatan sevgisinin önüne çıktı. Ne kadar güzel değil mi? Ahmet Altan’ın “vatanı bir kadın memesine satarım” sözleriyle ne kadar da örtüşüyor!

Hastanede tedavi gören yaralı bir Türk askeri “Bu neyin savaşı? Ben bu kolu niye bıraktım” diyor. Azize cevaben “ben Balkanlarda kocamı niye bıraktıysam sen de kolunu ondan bıraktın” diyor. Verilen cevapta ne vatan var ne de namus. Bu ifadenin muhatabı Türk gençliği ve kahraman Mehmetçik. Aktarılan mesaj ise şu: “Vatan işgale de uğrasa askere gitme, karşı koyma, yerinde otur. Sonra kolunu, bacağını, belki de canını kaybedersin”. 

Cevdet ve Azize’nin kızı Yıldız Yunanlı bir subayın kendisine hediye ettiği elbiseyi giyerek Yunan subayının İzmir’in işgalinden bir gün önce verdiği baloya katılıyor ve Yunanlı subayın kollarında mutlu bir şekilde dans ediyor. Yunanlı subayın “siz de korkuyor musunuz Yunanlıların gelmesinden” sorusuna cevaben Yıldız; “Ne münasebet İzmir’in hali meydanda. Hem bunca yıl Osmanlı’nınmış da ne olmuş. Madem Türkler kadar Rumlar da yaşıyor burada. Neden Yunan yönetimi olmasın” diyor. Yıldız baloda Yunan bayrağını ve Yunanlı teğmenin “yaşasın yeni Yunanistan” sözlerini de alkışlıyor. Verdik mi İzmir’i Yunanlılara. Hem de 4 madalyalı bir Türk subayının kızının ifadesiyle. Ne kadar güzel! Diğer taraftan, annenin vatansever olan diğer kızına vatana sahip çıkma çabalarından dolayı nasıl kızdığı da zihinlere yerleşti.

Yunan askerinin İzmir’e ayak basışında Türk subayı Cevdet Yunan üniforması giymiş olarak Yunanlı komutanın yanında boy gösteriyor ve “Ben bıyığım terlediği günden beri her cephede Osmanlı için savaşan Cevdet, bugün diyorum ki; Hasta adam can çekişmiyor. Hasta adam öldü. Bana, aileme, size, ona güvenen herkese ihanet etmiş bir devlet ölmüştür. Bizi birbirimizle başkasının savaşında savaştıran devlet çoktan ölmüştür. Osmanlı öldü, yaşasın yeni Yunanistan” diye bağırıyor.

İşin ilginç tarafı Yunanlılar İzmir’e çıkarken ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’i şehit eden Yunan ordusunun ölen bir askerine karşılık bir günde çoğu sivil 2000 Türk’ü katlettiğinden hiç bahsedilmiyor. Yine Yunan ordusu İzmir’e çıkarken onları rıhtımda karşılayarak Yunan bayrağını öpen ve “ne kadar çok Türk öldürürseniz o kadar mutlu olacağım” şeklinde konuşma yapan İzmir metropoliti Kalafatis Hrisostomos’un bu ihanetinden hiç bahsedilmiyor. 

Dizide beni hiç şaşırtmayan bir diğer husus “Bizde Kurtuluş Savaşı dizileri “düşman” kavramını yok etmek için yapılır” yargısını destekleyecek şekilde dizide insancıl ve sevecen olarak sunulan Rumlara sıkça yer verilmesi. Önümüzdeki bölümlerde önceki dizilerde olduğu gibi bize kurtuluş savaşını bunların yardımlarıyla kazandığımız da öğretilecektir.

Halkımız Türk milletinin yok edilişini konu edinen, işgalcileri kutsarken Türk subayını ve halkını hain olarak tanıtan ve düşman kavramını yok eden sözde kahramanlık dizilerini izlemeye devam etsin. İyi seyirler!..

Dr.E.Kur.Alb.Ömer Lütfi Taşcıoğlu
İLK KURŞUN 30 Ekim 2016






ilgili






* * *



15 Mayıs 1919. Sabah saat 10. Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, adeta turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı.

İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa geldi, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.

“Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.

O sırada… İnce, uzun, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu. Önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine gelirse, orasına… Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30’unda.

Böyle başladı macera.

Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos’un asıl ismi Kalafatis’ti. Bursa Tirilye’de doğmuş, Atina’ya gidip din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek, İzmir metropoliti olmuştu.

Konstantinopolis başpiskoposu Hrisostomos’un ismini kendisine lakap olarak almıştı. Onu yaşatıyordu. “Megalo idea” fanatiğiydi.

İşgalden önce Aya Fotini Kilisesi’ni istihbarat karargahına, kilisenin bodrumunu cephaneliğe çevirmişti. Silah ve mühimmat, insani yardım adı altında geliyor, Aya Fotini’de depolanıyordu. İşgal başlar başlamaz, İzmirli Rumlar aniden Yunan üniforması giymişti. İşte o üniformalar da gizli gizli Aya Fotini’de dikilmiş, stoklanmış, işgalden bir gece önce silahlarla birlikte dağıtılmıştı. İzmir’in işgal edileceği, işgalden iki gün önce, Yunan albay Mavrudis tarafından Aya Fotini Kilisesi’nde İzmirli Rumlara duyurulmuştu.

Üç sene böyle geçti.
Her gecenin sabahı var.
İzmir’in dağlarında çiçekler açtı.
9 Eylül’e ulaşıldı.

Hrisostomos, bu topraklara ve komşularına ihanetinin bedelini ağır ödedi. Linç edilerek öldürüldü. Konak’tan Mezarlıkbaşı’na kadar sürüklendi. Batarya kuruldu. Aya Fotini top ateşiyle yok edildi.

Sonra… Yunan kilisesi, Türk kanı içmeyi sevap kabul eden Hrisostomos’u 1993 senesinde “aziz” ilan etti.

Sonra… Atina’da Nea Smyrna diye, Yeni İzmir diye bi semt var. Bu semte, İzmir’de yok edilen Aya Fotini’nin birebir kopyası yapıldı.

Sonra… Nea Smyrna’daki Aya Fotini Kilisesi’nin bahçesine Hrisostomos’un heykeli dikildi. Altına “İzmir şehidi” yazıldı.

Sonra… Kıbrıs Rum Kesimi başpiskoposunun ismi, Dimitriou İrodotos’tu. Kendisine “2’nci Hrisostomos” lakabını aldı.

Sonra… İzmir’de aniden Hrisostomos kitapları yayınlanmaya başlandı. Bu kitaplarda, Hrisostomos’un aslında ne kadar iyi yürekli bir insan olduğu, kendisinin kasten yanlış tanıtıldığı anlatılıyordu. İşin ekstra hazin tarafı, bu kitaplar bizzat İzmirli işadamları tarafından yayınlanıyordu.

Sonra… Alsancak’ta Hollanda Kilisesi vardı. Türkiye Cumhuriyeti devleti armut gibi seyretti, bu Hollanda kilisesi, Yunan Konsolosluğu tarafından 99 yıllığına kiralandı. Sivri ve üçgen yapısıyla, adeta “ben protestan kilisesiyim” diye bağırır ama, ortodoks kilisesi haline getirildi. İsmi ne oldu biliyor musunuz? Aya Fotini Kilisesi oldu!

Başka isim yoktu çünkü.
İlla Hrisostomos olacaktı.
İlla Aya Fotini olacaktı.

Ve, önceki gün…

Tam 94 sene sonra, İzmir Kordon’da haç atma töreni yapıldı. Bu tören en son, 1922’de işgalin son senesinde yapılmıştı. Bizim sayın medyamızın haberi yoktu ama… Yunanistan milletvekillerinin de katıldığı tören, Yunan televizyon kanallarından canlı yayınlandı.

Bu tarihi ayini kim yönetti?
Evet. Aya Fotini’nin başrahibi yönetti.

(Şunun altını önemle çizeyim… Üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Pekçok Türk ve Müslüman’dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benim ise, onların da o kadardır. Amacım asla onları rencide etmek değil.)

(Aksine, hayranlığımı dile getirmek istiyorum… İster Karamanlis gibi sağcı başbakan yönetsin, ister Papandreu gibi solcu başbakan yönetsin, ister Çipras gibi komünist başbakan yönetsin, temel hedefleri asla değişmeyen Yunanistan’a takdirlerimi ifade ediyorum.)

(Yunan kilisesi, teee Konstantinopolis’i unutmazken, teee Hrisostomos’u yaşatmaya çalışırken, teee Aya Fotini’yi diriltirken… Bizim diyanetin, Atatürk’ün ismini bile hutbelerden çıkardığını hatırlatmak istiyorum.)

(Yunan dincileri megalo idea’yı hayata geçirmek için nesilden nesile çaba harcarken… Bizim dincilerin, kendi cumhuriyetlerini yıkmak için nasıl çırpındığına dikkat çekmek istiyorum.)

“Hasan Tahsin Cumhuriyeti”nin hangi aymazlıklar neticesinde “Hasan Karakaya Cumhuriyeti”ne dönüştüğünü görelim diye yazıyorum.

Yurtsever gazeteci Hasan’dan akitçi Hasan’a nasıl savrulduğumuzu idrak edelim diye yazıyorum.

Demem o ki…

“Zulüm 1938’de son buldu” diyen şeriatçı Akit gazetesine taziyede bulunan genelkurmay’ın, Aya Fotini’ye de tebrik mesajı göndermesinde fayda var gari!


Yılmaz Özdil
Sözcü 8 Ocak 2016




* * * 


Fener Rum Patriği Bartholomeos, 25 Eylül’de İzmir’de episkopos ataması yaptı. Lozan’a aykırı olan atama ayini canlı olarak yayınlandı. Tarihçilerden tepki geldi. Ankara’dan henüz ses çıkmadı. 

Ege Üniversitesi İktisadı ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü Devletler Hukuku Ana Bilim Dalı üyesi Yardımcı Doç. Turgay Cin: “Lozan’da yapılan mutabakata göre Türkiye Cumhuriyeti’nde İstanbul’da patrikhane ve patrik yoktur. Fakat başpiskoposluk vardır. Yunanistan ile yapılan anlaşmalara göre de, Yunanistan’da da bizim baş müftülüğümüz olması gerekirken buna izin verilmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde olmayan Patriklik İzmir’e “despot” (metropolit) atamaktadır. Bu Lozan’da varılan mutabakata aykırı bir durumdur.”


Ege Balkan Rumeli Dernekleri Federasyonu Başkanı Süleyman Pehlivanoğlu: “Bu olay Lozan’ı delme operasyonunu başladığını gösteriyor. Batı’nın Lozan’ı delme çalışmasının bir ayağı da budur. Her insanın inancı vardır saygımız sonsuzdur. İnanç Allah ile kul arasında bir olaydır. Balkanlar’daki müftü ve imamları Türk devletinin atama yetkisi yok. Yunanlılar bunu kabul etmiyor. Mütekabiliyet yasası gereği dış ilişkilerin esasıdır. İskeçe’de Gümülcine’de bizim elimiz kolumuz bağlıyken Türk devletinin kabul etmediği patrikhane kurumunun yasadışı bir atama yapması devletlerarası hukuka aykırıdır. Fener Patriği hâlâ Lozan’a göre patrik değildir. Kaymakamlığa bağlı bir din görevlisidir. İzmir’e metropolit atayarak Lozan’ı delmiştir. "

Bu arada, İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Başrahibi Kyrillos Sykis de Urla, Çeşme ve Karaburun bölgesinden sorumlu piskopos oldu.

METROPOLİT NE DEMEKTİR?

Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebinde, patrikten sonra gelen ve bir bölgenin din işlerinde en yetkili makamda bulunan din adamı.İzmir’de son metropolit, 10 Eylül 1922’de linç edilen Hrisostomos Kalafatis’ti. 1910 – 1914 ve 1919 -1922 arasında İzmir Metropoliti olan 1867 Trilye doğumlu Kalafatis, 1919 – 1922 yılları arasında ‘Küçük Asya (Asya Minor) Helenizminin önderi’ sayılıyordu. Yunan ordularının İzmir’i işgali arifesinde “Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz” diyen bir bildiri yayınlamış, şehre girişlerinde Yunan askerlerini takdis etmişti. 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’de yönetimi ele almasından bir gün sonra, Yunan işgali dönemindeki faaliyetlerinden dolayı tutuklanmış, aynı gün halk tarafından linç edilmişti.







* * * * * * *


‘Vatanım Sensin’ dizisi kurgu mu gerçek mi? 
İşte Yanıtı!

Yaptığı araştırmalarla birçok tarihi gerçeği ortaya çıkaran İzmirli araştırmacı-gazeteci ve tarihçi Yaşar Aksoy, tartışmalara konu olan ‘Vatanım Sensin’ dizisini yorumladı. İşte özellikle dizinin müdavimlerinin kesinlikle okuması gereken Vatanım Sensin analizi…


Kanal D’de Ekim ayı sonundan itibaren dev bütçeli bir dizi film ekrana gelmeye başladı. Bir dönem filmi olan “Vatanım Sensin” adlı dizi, başlangıcından önce fragmanları yayınlandığında heyecan uyandırmıştı. Ama bölümler yayınlandıkça heyecanın yerini biraz hayal kırıklığı aldı. Çünkü, bazı tarihsel gerçekliklere aykırı birçok enstantane ile karşılaşıldı. Yapımcılar her ne kadar bölümlerin başında “Bu dizide yer alan olaylar, kurumlar ve karakterler tamamen hayal ürünüdür” ifadesini kullansa da tenkit ve tepkilerin önüne geçemedi. Zira dizide İzmir’in İşgali işleniyor, tarihi figürler ve olgular kullanılıyor. Yani birçok kısmı hayal ürünü değil. Eleştiriler, gerçekliklerin saptırılması veya göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Buna karşın 10 Kasım’da Atatürk fotoğrafı ile yayınlanan replik beğeni topladı. Son bölümde ise Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki kahramanların milli mücadele ateşini yaktıkları Amasya Genelgesi’nin okunduğu sahne izleyicilerin gözlerini doldurdu ve takdir kazandı. İzleyiciler arasında hayli tartışılan diziden hareketle gerçekleri aramak için kolları sıvadık. “İşgal, milli mücadele ve İzmir” denilince akla gelen ilk isimlerden, İzmirli araştırmacı-gazeteci ve tarihçi Yaşar Aksoy’un kapısını çaldık. Müze gibi evinde, binlerce kitabın arasında, tarihin sayfalarını araladık, Aksoy’u dinlemeye doyamadık. Aksoy, dizinin iyi taraflarını görmezden gelmedi, fakat birçok yönünü yetersiz, hatta çarpıtılmış görünce, tepki ve eleştirisini dile getirmekten de çekinmedi. Bize hakikati anlattı. Ortaya arşivlik bir röportaj çıktı.


“VATANIM SENSİN” DİZİ FİLMİ HAKKINDAKİ GENEL DEĞERLENDİRMENİZ NEDİR?

Bir roman, tarihi film veya televizyon dizisi asla tarih değildir; öyle olduğu takdirde klasik tarih dersi olur. Oysa bir sanat eseri olan roman veya film-TV dizisi, tarihi zemin kabul ederse temel gerçekleri değiştirmeden akış şemasına kurgusal gerçekleri ustaca ve estetik düzlemde eklemek zorundadır, işte o zaman sanat yapmış olur. Yani İstanbul’un işgali ile ilgili bir televizyon dizisi yaratıyorsanız Padişah Vahdettin’i sarayda çay-kahve dağıtan bir kahveci başı yapamazsınız. Enver Paşa’yı bir gazeteci gibi Bakü Halklar Kurultayı’na gönderip Lenin ile buluşturamazsınız. Orada Enver Paşa bir Osmanlı Paşası olarak yer almaktadır çünkü. Her şeyden önce emeğe saygılı bir emekçi araştırmacı-yazar olarak, diziye emek veren, rollerini mükemmel yapan sanatçı, kameraman, ışıkçı, kostümcü, tüm çalışanlara ancak saygılarımı sunarım. İşlerini başarıyla yapıyorlar. Senarist için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


10 KASIM’DAKİ BÖLÜMDE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E YAPILAN ATIF SEYİRCİNİN TAKDİRİNİ KAZANDI.

10 Kasım’da Gazi Paşa ile ilgili göz yaşartıcı bölüm için ayrıca kutlarım. O akşam izleyiciyi ekrana kilitlediler. Şu anda reytingi çok yüksek olan diziye yeni reytingler kaygısı ile Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar eklemek istiyorlarmış. Bu da garip, Mustafa Kemal’i reyting ile ölçüp taltif etmek, ne kadar yüz kızartıcı. Dediğim gibi oyunlarını büyük emekle mükemmel gerçekleştiren yapımcı, yönetmen ve oyunculara saygım sonsuz. Ama senarist hakkında aynı şeyleri söyleyemem. Vatanın hikayesi anlatılıyorsa bu namus borcumuzdur. Azami özen gösterilmeli.


BAZI KARAKTERLERİ ELE ALALIM. ŞEHİT GAZETECİ HASAN TAHSİN’İN DİZİDE HASAN BASRİ ADI İLE YANSITILMASI VE OLAYLARIN İŞLENİŞ BİÇİMİNİ NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

15 Mayıs 1919’da emperyalizmin güdümünde İzmir’i işgal eden Yunan Ordusu’na Konak Meydanı’nda ilk kurşunu atarak şehit olan kişi, müphem bir Hasan Basri değil, sosyalist-yurtsever gazeteci Hasan Tahsin’dir. Hasan Tahsin ismini çarpıtmak başlı başına skandaldır. Mustafa Kemal’i, dizide “Abdülmuttalip Süleymangazi” ismiyle canlandırabilir misiniz? Yapamazsınız. Aynı şeydir bunlar.


İZMİR’İ İŞGAL EDEN YUNANLILAR’IN DÜZENLEDİĞİ BALOYA DİZİDE TÜRK KIZLARI DA KATILIYOR.

Böyle komedi olmaz. Oysa böyle bir üst düzey resepsiyon gerçektir. Yunan işgal komutanı Albay Zafiryu ile Yunan Askeri Valisi Steryadis şehirdeki üst düzey Rum, Levanten, Musevi ve Türk kesimi resepsiyona davet edip devasa bir Yunan bayrağı önünde Kral Konstantin’in işgal bildirisini okumuştur. Salondaki Müslümanlar eşlerini evde bırakıp oraya geldiler, ola ki bir Müslüman kadın orada olsa, mutlaka çarşaf içinde olur ve Yunanlı ile vals filan yapmaz. Bildiri okunurken tam o esnada “Türkler geri gelecektir” diye bağıran bir davetli, Yunan bayrağını parçalamıştır ve idama mahkum olur. Bu kişi Nesim Navaro isimli bir İzmirli Yahudi tüccardır. Hadi bakalım bu müthiş ayrıntıyı senaryoya koysunlar da görelim. Sıkar biraz.


PEKİ BAŞROLDE İZLEDİĞİMİZ CEVDET KARAKTERİ?

Dizideki Cevdet, gerçekte, Mustafa Kemal’in Yunan Ordusu içindeki bir numaralı casusu Osmanlı Jandarma Yüzbaşı’sı Gavur Mümin’in (Aksoy) berbat bir kopyasıdır. Mümin Bey, Kurtuluş Savaşı esnasında İzmir’de değil, Atina’da Yunan Genelkurmayı içinde faaliyet halindedir. Son anda yakalandığı içi Kurtuluş Savaşı sonrasında esir Yunan Kumandanı Trikopis ile takas edilmiş ve yurda dönünce rütbesi albaylığa yükseltilmiştir. İzmir Balçova’daki mezarının üzerinde “Kurtuluş Savaşı’nın bir numaralı casusu” ibaresi vardır. Cevdet rolü, gerçek Mümin Efendi’nin şahsiyetini de incitmektedir.


BİR DE “MİRALAY TEVFİK” ADI İLE GÖRDÜĞÜMÜZ ÇIKARCI, HAİN BİR KARAKTER VAR.

O karakter kurgu. Gerçekte yok öyle bir şahsiyet.


İŞGAL GÜNÜ YUNAN ASKERLERİNİ HRİSTİYAN İNANCINA GÖRE KUTSAYAN METROPOLİT HRİSOSTOMOS’U DİZİDE “MÜLAYİM” BİR DİN ADAMI OLARAK YANSITTIKLARINI GÖRDÜK. HRİSOSTOMOS GERÇEKTE NASIL BİR TİPTİ? NELER YAPTI?

İzmir Rum Metropoliti Hrisostomos, bir numaralı vatan hainidir. Türkler’le Rumlar’ın kardeş kavgasının baş sorumlusudur. İşgal öncesi ve sonrasında kiliselerde yaptığı konuşmalarda “Türk kanı içmek sevaptır” diye konuşmalar yapmıştır. Bu, Yunan belgeleri ile sabittir. Papaz Efendi, Yunan Ordusu’nun işgalini desteklemiş ve kışkırtmıştır. Papaz Hrisostomos da dizi de bu gerçek doğrultusunda yansıtılmalıdır.


DİZİDE, YUNANİSTAN ORDUSUNUN “TÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNU” KORUMAK İÇİN İZMİR’E GELDİĞİ ALGISI VERİLİYOR. HAKİKAT NEDİR? ARKA PLANDAKİ GERÇEKLER NELERDİR?

İzmir’i, emperyalizm işgal etmiştir. İzmir’i Yunanistan’a veren “Paris Barış Konferansı” 5 Mayıs 1919’da toplanmıştır. Masanın başına ABD Başkanı Wilson, karşısına ise İngiltere Başbakanı Lloyd George oturmuş, yanlarına ise Fransa Başbakanı Clemencau ve İtalya Başbakanı Orlando yerleşmiştir. Birkaç gün tartıştıktan sonra 12 Mayıs günü, Yunanlılar’a İzmir’i verdiklerini açıklamışlardır. Selanik ve Pire’den hareket eden 16 asker taşıma şilebi dahil olmak üzere 30 savaş gemilik, toplam 46 parçalık işgal donanmasında yer alan, 4 ve 3 bacalı büyük zırhlı ve 2 veya 1 bacalı muhriplerin ve dretnotlardan oluşan donanma ile gelmiştir.


HANGİ ÜLKE GEMİLERİ VARDI O DONANMADA?

Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a ait gemiler vardı.


EMPERYALİST DEVLETLER, ESKİ KOMŞUSUNA DÜŞMAN ETTİKLERİ YUNAN ORDUSU’NU BİR MAŞA OLARAK KULLANIP KARAYA ÇIKARTTIĞI İŞGAL GÜNÜ NELER YAŞANDI?

15 Mayıs 1919 sabahı karaya çıktılar. Bu bakımdan Yunan sancaktarı ve yanı başındaki iki askere Hasan Tahsin Bey tarafından sıkılan kurşunlar, gerçekte bu donanmaya, yani temsil ettiği emperyalizme karşı sıkılmıştır. Emperyalizme karşı zafere ulaşan ilk şanlı kurtuluş savaşı 15 Mayıs sabahı İzmir’de başlamıştır. Biz İzmirliler, işgal edilmekle ve ilk kurşunu sıkmakla bir evrensel kurtuluş savaşını başlatmış, 9 Eylül 1922’de Emperyalizm’den kurtulmakla da o kurtuluş savaşını sona erdirmiş bir kentin çocuklarıyız.


HASAN TAHSİN İLK KURŞUNU SIKTIKTAN SONRA NE OLDU?

Gazeteci Hasan Tahsin vücudu paramparça edilerek şehit edildi. Vücudunun parçaları Maşatlık Tepesi’ne (Bahribaba) gömüldü. Sonra vahşi bir katliam gerçekleşti. İlk anda, Miralay Süleyman Fethi Bey, Kaymakam Doktor Şükrü Bey, Kolağası Hüseyin Necati Bey, Yüzbaşı Nazım Bey, Yüzbaşı Ahmet Bey, Doktor Fehmi Bey, Mümeyyiz Nadir Bey, Mümeyyiz Ahmet Hamdi Bey de süngülenerek şehit edildiler. Miralay Süleyman Fethi Bey, göğsüne dayanan Yunan süngülerine baş eğmemiş, «Zito Venizelos” (Yaşa Venizelos) demesi için zorlanmasına rağmen boyun eğmediği için vahşice süngülenmiş, Konak Meydanı yakınındaki Guraba-i Müslimin Hastanesi’ne, Sarıkışla telgraf çavuşu amcam İzzet Altınkalem Efendi tarafından taşınarak doktorlara teslim edilmiş, ancak 3 gün sonra hastanede vefat etmişti.


DİZİDE GÖSTERİLMEYEN ÇOK ÖNEMLİ BİR HUSUS DA YUNAN MEZALİMİ. İLK GÜNDEN SONRA KATLİAM DEVAM ETTİ Mİ?

Devam etmiştir. Katliam alayları oluşturularak sahilden kuduruk Rum militan şovenlerinin arasından geçirilerek yüzlerce Müslüman katledilmiştir. Sonra katliam şehrin içine, varoşlara ve kırsala yayılmıştır. İlk bir ayda İzmir ve çevresinde katledilen Müslüman Türk sayısı 15 bindir.


YUNAN ASKERLERİNİN EV BASKINLARI DA DİZİDE GÖRMEZDEN GELİNDİ. YER VERİLMEYEN BU ÖNEMLİ AYRINTIYI SİZ ANLATIR MISINIZ?

İşgal yıllarında Yunan askerleri İzmir’deki tüm Müslüman evlerini basarak kaçak Türk askeri ve bayrak aramışlardır. Dedemin evini de basmışlar. Kaçak asker olarak çarşafa bürünüp bir köşede Kuran-ı Kerim okuyan küçük amcamız İzzet Efendi’yi ise fark edememişler. Topladıkları bayrakları ise her mahallede öbek öbek yaktılar. Yani “Bir daha bayrağınız geri gelmeyecektir, bizim bayrağımızı kabul edin” demek istediler. İstiklal Ordusu Büyük Taarruz’dan sonra İzmir’e hızla yaklaşırken, halkın elinde bayrak yoktu. Bunun üzerine analar, evlerinin kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini, kızlarının kırmızı etekliklerini bozarak üzerlerine beyaz patiskadan ay yıldız diktiler. Böylece İstiklal Ordusu İzmir’e girerken, her evden sallanan halkın bayrakları ile karşılandı. İzmir, tepeden bakılınca bir gelincik tarlasına dönmüştü. Bu bayraklardan bir tanesi de, Namazgahlı Sırriye teyzenin eliyle diktiği bayrak bana emanettir, arşivimde saklıyorum. Bu halkın eliyle yaptığı bayrak sahnesi olmadan İzmir konulu dizi, film, filan olmaz.


İZMİR’İN VE DOLAYISIYLA TÜRKİYE’NİN KURTULUŞ GÜNÜ OLAN 9 EYLÜL’Ü DİZİDE NASIL SUNACAKLARI DA ŞİMDİDEN MERAK KONUSU. BEKLENTİNİZ NEDİR?

Çok dikkat etmeli. İzmir’in kurtuluş tarihi olan 9 Eylül çok şanlı bir tarihtir. Bu tarihte şehri yeniden Türklüğe kavuşturan İstiklal Ordusu’nun tüm savaşçıları başkumandandan neferine kadar kutsal kahramanlarımızdır. O sabah Konak Meydanı’na en önce ulaşıp kalabalık arasından bir Türk anasının eliyle yaptığı bayrağını kapıp Hükümet Konağı’na çeken Süvari Teğmeni Ali Rıza Akıncı’dır. Daha sonra balkona gelen Yüzbaşı Şerafettin ve Teğmen Hamdi ile birlikte bu kez yeniden Ali Rıza Akıncı’nın elinden göndere çekilen alay sancağı sahneleri bire bir canlandırılmalıdır.


DÜNYA KAMUOYUNDA HALA TARTIŞMA KONUSU YAPILAN İZMİR YANGINI DA ÇOK ÖNEMLİ BİR NOKTA. SİZCE DİZİDE YANGIN İŞLENİRKEN HANGİ HASSASİYETLER GÖZ ÖNÜNDE TUTULMALI?

İzmir’in kurtuluşundan 4 gün sonra 13 Eylül 1922’de Büyük İzmir Yangını başladı ve üç günde rüzgarın da tesiriyle kentin dörtte üçünü, özellikle Hıristiyan mahallelerini kül etti. Büyük felaketti. Bu yangının gerçek örgütlü failleri, “İzmir İhtilalci Ermeni Komitesi” isimli, kent Türkler’in eline geçerse kenti yakacaklarına yemin etmiş olan teşkilatlı bir çete idi. Hıristiyan İtfaiye Kumandanı Paul Greskoviç, Amerikal Yüksek Misyon Şefi Mark Prentiss ve körfezdeki Fransız donanmasının kumandanı Amiral Dumesnil’in uluslararası raporlarına göre suçlu bu terör çetesidir. Burada asla Ermeni milletini suçlamamak gerekir. Onlar savaşın en acı sillesini yediler. Ama söz konusu çete suçludur. Türkiye düşmanlarının “Şehri Türk ordusu yaktı” iddiası ise palavranın daniskasıdır. “Vatanım Sensin” dizisinde İzmir yangını işlenecek ise, bunlara çok dikkat etmek gerek. Şehri ne Türkler, ne Yunanlılar, ne de Ermeni halkı yakmamıştır. Tek sorumlu ASALA benzeri, Taşnak türevi bir Ermeni çete yakmıştır. Aman dikkat!


BİR YANDAN TARİHTEN DERS ÇIKARTIRKEN, DİĞER YANDAN DA AYNI DENİZİN İKİ KIYISINDA, AYNI GÜNEŞİN ALTINDA YAŞAMINI SÜRDÜREN TÜRK VE YUNAN HALKLARI ARASINDAKİ KALICI BARIŞIN ZEDELENMEMESİ ÖNEM TAŞIYOR. GERÇEK ANLAMDATÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNA ZARAR VERMEDEN HANGİ YÖNTEMLE SANAT ESERLERİ YARATILABİLİR?

Çok basit. 1919’da İzmir’in İşgali’nde veya günümüzde en gerçek Türk dostları Yunan komünistleridir. İzmir’in işgaline karşı çıkmışlardır. Bu bize örnek olmalı. Yunanlılar, Osmanlı egemenliğine karşı çıkarak isyan ettiler ve kendi ulus devletlerini kurdular. Saygı duymalıyız. Türkler de Yunan işgaline bir kurtuluş savaşı ile karşı çıktılar, zafere ulaştılar ve kendi ulus devletlerini kurdular. Bu iki eylem birbirine karşıt hareketler değil, paralel uluslaşma hareketleridir. İki ulus coğrafya olarak veya tarih olarak simetrik iki ulustur. Tam bu anda nice barışçı sanat eylemleri yapılabilir. Emek, sosyalizm ve karşılıklı iki yurdun yurtseverliği anlamında nice estetik ağırlığı olan senaryo bizi bekliyor. Eğer Emperyalizm izin verirse…



























ANLAMAYANLARIN ÜZERİNDEN SİFON ÇEKİLE!
_____________________________________________
_____________________________________________