Translate

27 Aralık 2015 Pazar

Avatar filmi, Yakut destanı Olonho'nun motifleri kullanılarak çekildi










Yakutistan Kültür Bakanı Andrey Borisov, UNESCO Kültür Mirası 



Yakutistan Kültür Bakanı Andrey Borisov, UNESCO Kültür Mirası Şaheserleri Festivali katılımcılarıyla Perşembe günü yaptığı görüşmede James Cameron’un Avatar filmi düşüncesini bir Yakut destanı olan Olonho’dan aldığını açıkladı.


A.Borisov; “Daha 20 yıl önce, Yakut sinemasının geliştirilmesi gerektiği konusunda ısrarcı olup aksi halde Amerikan sinema endüstrisinin bizim derin manalı destanlarımızı kullanarak film çekeceği belirtmiştim. Şimdi görüyoruz ki Cameron’un Avatar filmi, Olonho destanı motiflerine göre çekilmiş.” dedi.


Bakan, UNESCO maddi kültür mirası şaheseri olan Olonho destanının, günümüzde gençler arasında popüler olduğunu ifade etti.


Yakutlar, Kuzeydoğu Sibirya’da bulunan Yakutistan’ın yerli Türki halkıdır. Halk masal anlatıcıların icra ettiği çok eski bir destan sanatı olan Olonho, şiirlerden oluşuyor. 2005 yılında UNESCO, Olonho’yu insanlığın sözlü ve manevi miraslarından biri ilan etti. Olonho’da olaylar; Üst, Orta ve Alt olmak üzere üç dünyada gerçekleşir. Orta dünyada; kökleri Alt Dünya’ya giden, yaprakları Orta Dünya’da yetişen, dalları ise yükseğe; göğe, tanrıların yaşadığı Üst Dünya’ya yönelen Dünya Ağacı-Aal Luuk Mas bulunur. Olonho’nun esas teması ise epik Ayıı kabilesinin yazgısı ve Orta Dünya’da mutlu ve müreffeh bir hayatın kurulması.

2012,haber linki:





Belki de bu yüzden Toruk bize yabancı gelmemişti....







AVATAR MOVIE WAS FILMED BY USING THE MOTIFS OF SAKHA/YAKUT TURKS EPIC.


One of the oldest epic arts of the Turkic peoples, the term Olonkho refers to the entire Yakut epic tradition as well as its central epic.Today, it is still incidentally performed in the Sakha Republic, situated in the far east of the Russian Federation.


The poetic tales, which vary from 10 to 15,000 verses in length, are performed by the Olonkho singer and story-teller in two parts: a sung part in verse alternates with the prosaic part composed of recitatives. In addition to possessing good acting and singing skills, the narrator must be a master of eloquence and poetic improvisation. The epic consists of numerous legends about ancient warriors, deities, spirits and animals, but also addresses contemporary events, such as the disintegration of nomadic society.


2008,video ile Unesco







Kutsal Ruhlar Ağacı - EYWA (EVA?!)




Yakut Türklerinin “ Er -Sogotoh” destanında insanın yaratılışına araç olan yalnız ağaçtan bahsedilmektedir. Bu ağaç aynı zamanda hayat ağacıdır, insana hayat vermiş onu doğurmuştur. Hayat Ağaçlarıda Er -Sogotoh destanında yer aldığı gibi tek ağaçlardır ve sanat eserlerinde yine yalnız olarak tasvir edilmektedirler.


“Dünyamız Yakutlarca, sekiz köşeli imiş,
 Bu ağaç büyük imiş, göklere çıkar imiş.
 Bu ağacın her yanı Tanrı‟dan hep süslüymüş.
 Kabukları, kütüğü, tıpkı som gümüşlüymüş.
 Ağacın gövdesinden bir usare akarmış,
 Bu kutsal suyun rengi, altın gibi parlarmış.
 Ağacın budakları, ta göklere uzanmış,
 Gören sanırmış sanki dokuz kollu şamdanmış!
 Yaprakları büyükmüş, dallarından sarkarmış,
 Yaprakların her biri,bir at derisi kadarmış,
 Ağacın tepesinde bir usare çıkarmış,
 Köpük köpük kaynayıp,sarı renkte akarmış!
 Bu ağacın yanına, hiç kimse gidemezmiş,
 Bundan içenler ise, açlık hissedemezmiş!
 Bu sudan içebilen, artık mesut olurmuş,
 Her şeye erişirmiş, Tanrı‟dan kut bulurmuş!
 İlk insanın atası, burda yaratılınca,
 Hayatı elde edip, tadını da alınca,
 Hemen ağacı görmüş, koşup altına gitmiş,
 Kanıp bu sudan içmiş, hayatı elde etmiş.”

Bahaddin Ögel
















OLONHO METİNLERİNİN DERLENMESİ VE YAYIMLANMASIYLA İLGİLİ ÇALIŞMALARIN TARİHİ
The History of Studies on the Compilation and Publishing of Olonkho Texts


Saha Türklerinin sözlü edebiyatında, destan “olonho”, destancı “olonhohut”, destan anlatmak ise “olonholoo-“ terimleriyle karşılanmaktadır. E.K.Pekarskiy, “Slovar Yakutskogo Yazıka” adlı Sahaca-Rusça sözlüğünde, günümüz Saha sözlü edebiyatında terim olarak kullanılan pek çok kelimenin anlamını örnekleriyle birlikte açıklamıştır. Türkoloji için çok büyük öneme sahip bu eserde, olonho, olonhohut ve olonholoo- terimleri şu şekilde açıklanır: “Olonho (krş. Kırgızca: ölön: rubaî, şarkı, şiir): Kahramanlık destanı, bahadırların kahramanlığını anan şarkı, vezinli kahramanlık şiiri, masal, uydurma bir hikâye, tarih, efsane.” (Pekarskiy 1959: 1818)


“Olonhohut (olonho + hut): Eski zaman hikâyelerini nakleden, hikâyeci.” (Pekarskiy 1959: 1819). “Olonholoo- (olonho + laa):Kahramanlık manzumesini, başkalarının sözlerini şarkı şeklinde ve sesi değiştirerek nakletmek, hikâye nakletmek.” (Pekarskiy 1959: 1818).


Olonho metinlerinin derlenip yayımlanması ve araştırılması tarihinde, Rus Bilimler Akademisi tarafından Sibirya bölgesine düzenlenen bilimsel araştırma gezilerinin önemli bir yeri vardır. Rus Bilimler Akademisi, bu gezileri öncelikle Sibirya’nın coğrafi özelliklerini ve madenlerini ayrıntılı olarak tespit etmek; daha sonra da bu bölgede yaşayan milletlerin tarihleri, kültürleri ve dilleri hakkında bilgi toplamak amacıyla düzenlemiştir.





Murat ERSÖZ*
*Arş. Gör. Dr., Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Bu makale Murat Ersöz, “Saha (Yakut) Türklerinin Culuruyar Nurgun Bootur Destanı”, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2009 (Basılmamış Doktora Tezi), adlı çalışmadan üretilmiştir. PDF olarak nette mevcut.




Metin Ergun
Yakut Destan Geleneği
ve Er Sogotoh



Soy Ataları Hakkında Olongho Konuları, 
Nikolay Vasilyeviç Emelyanov, 
Çev: Metin Ergun, Kömen Yayınları,











SAKHA/YAKUTS=SAKA=SCYTHIAN=TURKS.













10 Aralık 2015 Perşembe

İstanbul 1957






İSTANBUL
1957 / ABD / Yönetmen: Joseph Pevney
Errol Flynn , Cornell Borchers ve Nat King Cole




Konusu:

Maceraperest ve bir elmas soyguncusunu olan James Brennan (Errol Flynn) İstanbul'da gezerken 13 değerli taşlar içeren bir bilezik çalınır. Kısa sürede mücevherleri isteyen suçlular tarafından takip edildiğini anlar . Türk yetkililer tarafından kanıtlanamadığı fakat şüpheli olduğu gerekçesiyle sınırdışı edilir . Ama otelde bileziği gizlemek için zaman bulur. Beş yıl sonra tekrar İstanbul’a dönen Brennan taşların peşine düşer. Yine makamlar ve suçlular tarafından takibe alınır . Bu arada düğün gecesi yanarak olan eşinin yasını tutmaktadır. Otelde karısına benzeyen kadına (Cornell Borchers ) aşık olur. Gerçek aşkını bulmuştur, ama aklına soru işaretleri takılır. Ya karısı ölmediyse ! 


Kaldıkları otelde ki piyanist Nat King Cole’dur . Bestesi Victor Young , sözleri ise Edward Heyman'a ait olan "When I fall in Love" aslında ilk kez 1952 de Doris Day tarafından seslendirilmiştir. 












NAT KİNG COLE (1919-1965) Amerikalı Jazz müzisyeni , aynı zamanda Amerika'da televizyon şovu yapan ilk Afro-Amerikalıdır. Müziğe küçük yaşlarda kilisede başlamış ve klasik müzikten jazz'a kadar her türlü müziği seslendirmiştir. 1947 de King Cole Tiro Time'da Oscar Moore ve Johnny Miller ile beraber çalmıştır. 1956 yılında ırkçılığın kol gezdiği güneyde bir konser esnasında kaçırılır.Daha sonra kurtarılır ama bir daha asla Güneyde sahne almaz ve hayatı boyunca ırkçılık ile mücadele eder. 1961 yılında Frank Sinatra ile sahne alır ve John F.Kenndy'ye sivil haklar üzerine bir çok kere danışmanlık yapmıştır.


CORNELL BORCHERS (1925- 2014) Alman asıllı aktris film dünyasına Amerika'da girer. Her iki ülkede de sayısız filmler çevirir, önemli birkaç filmi : The Big Lift (1950) , Absender unbekannt (1950) , Die Tödlichen Träume (1951) , Never Say Goodbye (1956) 



ERROL FLYNN (1909-1959)
“KADINLARIMI GENÇ, VİSKİMİ YAŞLI SEVERİM” repliği ile ünlü olan Avustralyalı aktör bu filmden iki sene sonra kalp krizinden Kanada'da vefat etmiştir. Sayısız filmleri arasında, Captain Blood (1935), The Sea Hawk (1940), Santa Fe Trail (1940), They Died with Their Boots On (1941) önemli olanlarıdır. Üç adet te kitap yazmıştır. Beam Ends (1937) , Showdown (1946) ve Otobiyografisi sayılan My Wicked,Wicked Ways (1959). Martin Scorsese / The Aviator - Howard Hughes'un biyografik filminde Erroll Flynn karakteri Jude Law tarafından oynanmıştı.



Casusların, suikastçilerin,soyguncuların ve aşkın yer aldığı İstanbul....

İyi Seyirler,
SB.










RUHUMUZA BİR KATKI DAHA....
NATALİE COLE VE NAT KİNG COLE DÜETİ




















Hierapolisli Epiktetos













MS.55 yılında Hierapolis'te doğmuş olan Epiktetos, Denizli'de çekilen ‘Kölelikten Filozofluğa: Epiktetos’ adlı belgesel ile yaşama dönüyor. 


Belgeselin yapımcı ve yönetmeni Umut Hacıfevzioğlu: “Türkiye’de felsefe ve bu topraklarda yetişmiş filozoflar üzerine belgesel film çeken ilk ekibiz. Bugün çeşitli televizyon kanallarında gösterimde olan ‘Antik Çağ’da Tarsus ve Felsefe’ ile ‘Assos’ta Felsefe’ belgeselinden sonra şimdi de Denizli’de Hierapolisli Epiktetos’u belgeselleştiriyoruz. Başlattığımız bu çabayı yine felsefecilerin izini sürerek devam ettirmeyi amaçlıyoruz.”


Belgeselde Denizlili tiyatro sanatçısı Süleyman Zencir oynuyor, 2016 da yayına girecek.

basın:17 Kasım 2015






* UNESCO Türkiye Milli Komisyonu ve Türkiye Felsefe Kurumu tarafından "Anadolu'da Felsefeye Yolculuk" projesi; Filozofların yaşadığı yerlerde konuşulmasını amaçlayan projedir ve Pamukkale Üniversitesi Kasım 2012 de başlatılmıştır.




Epiktetos, filozof ve felsefenin, hekim ve hekimlik ile ayın görevi yaptığını belirterek şu örnekleri ileri sürmektedir: "Hekimlik, sürekli hastalığı olanlara hava değiştirmeyi salık verdiği gibi, felsefe de, bunun gibi kökleşmiş alışkanlıkları olanlara yer değiştirmelerini salık verir. Çünkü bu alışkanlıklarının kuruluşunu sağlayan hava onları güçlendirmekten başka bir şey yapmaz. Filozofun ekolü, hekimin eczanesi gibidir. Oraya zevk duymak için gidilmez, ama hayat kurtaran bir acıyı çekmek için gidilir."



EPiKTETOS'UN HAYATI, ESERLERi ve FELSEFi GÖRÜŞLERi
Epicteto's Life, His Works and Philosophical İdeas
Dr. Enver DEMiRPOLAT
Fırat Ü.İlahiyat Fakültesi
İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı / pdf:







SB NOTU: 
"Yunan" stoacı filozof diyerek bir yere varılamaz. Yunanlı olduğu ne malum? Epaphroditos’a satılmış bir köleymiş, zaten adı da bu yüzden Epiktetos (köleler sahiplerinin adıyla anılırdı), ayrıca Bölge Roma hakimiyetindeydi, halkta %100 Grek değildi, Türk dahil her milletten insan yaşıyordu. 






"Kötü huylara ve ihtiraslara düşkün kimselerin ruhu hiç doymaz. Kararsız, akımlarına uyarak sürüklenip durur. Bunlar dost olamazlar." 
Epiktetos



*
"Bütün insanların benimsedikleri anlamlar vardır. Kavgalar, karışıklıklar, savaşlar nereden çıkıyor? Bu ortaklaşa anlamların özel olaylara uygulanmasından. Adalet ve iç temizliği şüphesiz her oluştan üstündür." 
Epiktetos





*Epictetus (AD 55 – 135) Stoic philosopher. Born a slave at Hierapolis-Phrygia (Pamukkale, Türkiye), and lived in Rome until his banishment, when he went to Nicopolis (north-western Greece) for the rest of his life. 






































2 Ağustos 2015 Pazar

Amerika'nın Yalanları; Ay'a Gidilmesi, Pearl Harbor, 9/11






CAPRiCORN ONE - HÜKMEDENLER

YÖNETMEN : PETER HYAMS
OYNAYANLAR : ELLİOTT GOULD, JAMES BROLİN, SAM WATERSTON
YIL: 1978 ABD-İNGİLTERE



"Capricorn One", ABD'de 1970'li yıllarda moda olan "hükümet kaynaklı komplo teorileri" türünden bir filmdir. O yıllarda ABD'de hala çözülmemiş olan ırk sorunu, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz ve bunların yol açtığı toplumsal huzursuzluk, ayrıca Vietnam savaşının bütün hızıyla devam ediyor olması Amerikan halkının hükümete karşı bir kuşku ve güvensizlik duymasına yol açmıştı. 


Filmde, 1970'li yıllarda Mars'a yapılacak ilk insanlı uçuşun başarılı olamayacağını hesaplayan NASA yetkilileri, programı iptal etmek yerine uzaya boş bir kapsül gönderip astronotları da çölde gizlice hazırlanmış bir televizyon stüdyosuna sokarlar ve halka onları sanki Mars'a ayak basmış gibi gösterirler, böylece hem ilerideki uzay yatırımlarını garantiye almayı hem de ülkenin onurunu kurtarmayı düşünmektedirler.


"Capricorn One" bir bakıma son yıllarda tekrar alevlenen "Ay'a gerçekten ayak basıldı mı yoksa bu bir aldatmaca mıydı?" tartışmasına da bir gönderme yapmaktadır. ..... imdb







-ABD hükümetinin üzerine Vietnam savaşının kara bulutları çökmüştü Gündemin değişmesi gerekiyordu Savaş bir süreliğine unutulmalıydı Bu arada o zamanlar Amerika’nın karşısındaki tek güç olan SSCB ise uzay çalışmalarında açık ara öndeydi Amerika uzay çalışmalarına 30 milyar dolar harcamış ama elle tutulur bir başarı elde edememişti Bu nedenle ne yapıp edip SSCB’nin ulaştığı başarıları geride bırakmalıydı O yüzden Nevada’da bir stüdyo konuldu ve aya gidilmiş gibi yapıldı...


-Diyelim ki siz buradan Apollo–11’i fırlattınız. Daha sonra taşıyıcı yakıt dolu roket ağır olduğu için belli bir hızda Apollo–11 kapsülünü roketten ayırdınız. Kapsül o hızla atmosferden ve Dünya’nın yerçekiminden ayrıldı. Uzay boşluğunda fırlatıldığı ivmeyle ve koordinatla hareket etti. Ve ay yüzeyine iniş yaptı. Ondan sonra ne yapacaksınız?


Hadi bakalım Ay’da incelemeler yaptınız; bayrak diktiniz, toprak vs. örnekleri aldınız, koşup zıpladınız, gerekli tüm mesajları ve insanlık için en veciz sözleri Houston’daki arkadaşlarınıza ilettiniz. Nasıl döneceksiniz şimdi? Bu dersi görmedik diyemezsiniz. Derseniz yandınız.


Ay’ın küçük de olsa bir yerçekimi vardır. Bu yerçekimi Dünya’nın çekiminin 6’da 1’i nisbetindedir. Ay’ın çekiminden kurtulup Dünya’ya geri dönmeniz için sizi iten bir kuvvetin olması gerekmekte. Bilindiği gibi Ay’ın hava kütlesi olmadığı gibi oksijen de yoktur. Bu durumda dönüş için Ay’da durağan bir halden hareketli bir hale geçmek, hiçbir motorla veya roketle mümkün değildir. Kaldınız Ay’da... Hayırlı olsun..


-Ruslar Ay'a gitseydi, Abd gerçekten Ay'a giderdi. Abd'liler Ay'a gitmedikleri gibi..


Hayali Ay yolculukları ve Vietnam savaşını bahane edip karşılıksız para basmaya başladı.(hala basmaya devam ediyorlar)


-Uzayda dünyanın 500 mil dışında güneşteki patlamalardan kaynaklanan çok kuvvetli bir radyasyon var. "İşte bu radyasyon nedeniyle Ruslar asla aya insan indirmediğini açıklarken" ve bu radyasyondan kurtulmak icin cok kuvvetli radyasyon önleyiciler kullanmışken Apollo'nun kağıt kadar ince aluminyumla bunu engellemiş olması imkan dahilinde bile değil.


-Fotoğrafa bir bakın, sizce normal mi? Bir daha bakın, özellikle gölgelere dikkat edin. Aynı yönde olmadıklarını farkedeceksiniz. Oysa Güneş gibi çok uzak bir ışık kaynağından böyle bir etki olamaz, olmamalı. Acaba kurulan setteki ışık kaynağını yeterince uzağa alamamış olabilirler mi? 


Ya bayrağa ne demeli ? Havasız bir ortamda nasıl da dalgalanıyor değil mi ? ( komedyenleri geçtiler )


-Kafamızı gökyüzüne kaldırdığımızda , atmosfer tabakası olmasına rağmen milyonlarca yıldız görürüz. Nasıl oluyor da çekilen fotoğraflarda , atmosfer tabakası yokken bile tek bir yıldız görülmüyor ?


- Gus Crissom adlı astronot Apollon'un bilgilerini dışarı sızdırıyor ve herkes öldürülmesini beklerken yakalanıyor ve bir müddet sonra yeniden mekik araştırmasına katılıyor ve bir denemede 3 astronot mekiğe biniyor, mekiğin içi birden alev alıyor ve kapılar açılamadığından 3 astronot içerde yanarak ölüyor.


-ABD yönetimi, uzay çalışmaları için 30 milyar dolara yakın para harcadı. Başarısız olunsaydı halk vergilerinin hesabını soracaktı. Oysa Ay'a ayak basılınca bütçe onlarca dolar katlandı.


- Aracı kullanmaktan çok aciz olan ekip 6 defa aya iniyor ve hic sorun olmuyor. Mekiğin tasarımcısı; aya gidip geri canlı dönebilme ihtimali neredeyse % 0.0017 yani imkansız gibi bir durum diyor.


- Bunun yanısıra, çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?


- Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor.Bu kuşak, güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor Astronotların, Ay ‘a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor Bir insanın buradan geçebilmesi içinse, 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor! (The Telegraph)


- Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenayt arasında değişiklik gösteriyor Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur Hatta muhtemelen ölür ! Peki ama astronotlar neden bu kadar rahat görünüyor ? Ay‘ ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği, cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?


- Niye 1/6 ‘ lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde, astoronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor Astonotlar, yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda, niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabiliceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ? Ayrıca ayakizleri ,yerçekiminin bu kadar düşük olduğu bir yerde , nasıl oluyor da bu kadar net?


YIL 1969
- 60'ların sonunda 70'lerin başında teknoloji birikimi ne kadardı?
- O zamanın bilgisayarları tırlarla taşınıyordu, uzay aracına nasıl sığdı?
- Eğer Amerikalılar o zamanın teknolojisi ile Ay'a gidebildiyse şimdi Mars'ta koloni kurmaları gerekmez miydi?


-Ay’dan gelen görüntülerin tarihiyle ilgili bir araştırma yapan Avustralyalı bilim adamı John Sarkassian, NASA’ya başvurarak kasetleri izlemek istediğini söyledi. Ancak tüm aramalara rağmen kasetler bulunamadı. Hiç kimse kasetlerin yerini bilmiyordu. Bu olay bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Bilim adamları şimdi büyük bir engelle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar. Orijinal görüntüler, manyetik bantlara kaydedildiği için bozulma riskleri çok yüksek ve bir an önce bulunup dijital disklere kaydedilmeleri gerekiyor. Yoksa, gelecek nesiller, insanlık için büyük adımları sadece bozuk televizyon görüntülerinden izleyebilecek.


-Apollo 11, 20 Temmuz 1969′da Ay yüzeyine iniş yaptı, 40 yıl olmuş. Peki 40 yıldır bir daha aya neden insan gönderilmedi ? Bir daha oraya hiç gidilmemiş. İlginç geliyor insana ve edindiğim bilgiye göre Japonya 2025 de aya insan göndermeyi planlıyor! Bakın planlıyor diyorum gidecek demiyorum. Şu an günümüzün teknoloji devi Japonya planlarken Amerika 1969 da bu işi acayip astranot kıyafetleriyle yaptılar. Oradaki -170° ila +150° C sıcaklığı giydikleri kıyafetler ile önlediler ve çektikleri kameralarda bu sıcaklıktan etkilenmedi. O kameraların o sıcaklıkta tuz, buz olması gerekiyor.


Eğer Japonya Ay'a giderse ve Amerika’nın bize sunduğu tezlerden çok farklı şeyler sunarsa, Amerika yerin dibine girecek eminim. Hatta belki de , Japonya’nın gitmesine izin bile vermeyebilir…



Özgün Özcan, 2011 








videolar








Neil Armstrong'un kıyafeti - Ayak tabanına dikkat!

haber linkleri :  Türkçe  /  İngilizce



Ama, Ay'a Asıl Ayak Basan Kişi Altta :)



ISS (Uluslararası Uzay İstasyonu) görevlisi iki Astronotun ve daha sonra bir NASA mühendisinin NASA’nın kendi sitesinden yayınlanan iki videosu mevcut. Video kendini anlatıyor ancak 
İngilizce sorunu olanlar için detayını paylaşayım.

Videonun ilkinde bir soru soruluyor: “ISS görevini tamamladığında ne başarmasını umuyorsunuz” diye Cevap olarak adam açık açık şunu söylüyor: “Şu an sadece Dünya yörüngesinde uçabiliyoruz, ISS görevini tamamladığında dış uzaya açılabileceğiz, Mars’a hatta AY’a?! Bile gidebilmemiz mümkün olacak.” 
Canlı yayın işte insanın ağzından her şey kaçabiliyor.

Diğer bir videoda ise NASA mühendisi, NASA’nın önündeki en büyük engelin Van Allen olduğunu ve hala bu sorunu aşmaya çalıştıkları ve önlerinde uzun bir yol olduğundan bahsediyor. 
Allah Allah? 50 yıl önce siz değil miydiniz o alanı geçmeyi başaran?
devamı için  link










AY'A GİDİLMEDİ, SAHNELENDİ!
TIPKI 9/11 GİBİ - TIPKI VİETNAM GİBİ - TIPKI IRAK GİBİ
HATTA TIPKI PEARL HARBOR VE  HİTLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLENLERİN SAYISININ 6 MİLYON GÖSTERİLMESİ GİBİ





2.DÜNYA SAVAŞINDA ÖLDÜRÜLEN "6 MİLYON" YAHUDİ
ASLINDA SAYI 1,5 MİLYON
YILLAR SONRA 4 MİLYON
EN SON OLARAK TA 6 MİLYON
ALMANYA'DA 600BİN YAHUDİ YAŞARKEN, EKMEK KUYRUĞUNDAKİ 6 MİLYON AÇI YAZAN GAZETELER, "SİYASİLER" SAYIYI AZ BULMUŞ OLMALILAR Kİ KIYIM SAYISINI YÜKSELTMİŞLER, RUSYA DA AÇLIKTAN ÖLENLERİ DE EKLEMİŞLER.... AYNI PROPAGANDA SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI İÇİNDE YAPILIYOR....
FİLİSTİN'DEN TOPRAK PARÇASI ÇALMAK İÇİN, YAHUDİ DEVLETİ YARATMAK İÇİN OLUŞTURULAN "SİYASET" YALANI.... TIPKI ANADOLU'NUN, GÜNEYDOĞU'NUN, 
HATTA SINIR ÖTESİNİN DE ÖZ BE ÖZ TÜRK OLMASI GİBİ.





Yeni: 
"Aslında kıyım yoktu" " Gaz odası yoktu" diyenlerde var!
Bunun gibi birçok kişi yalan söylediklerini itiraf ediyor.

A 91-year-old man who claimed for years that he was a former holocaust survivor and prisoner 
at Auschwitz has admitted he made the story up. 
devamı:
25 June 2016







FDR: "Pearl Harbor'a yapılan süpriz bir saldırıydı" 
HAYIR DEĞİLDİ!





ŞANGAY - SHANGHAi

Yönetmen : Mikael Håfström , 2010 , ABD,Çin
Oyuncular: John Cusack, Jeffrey Dean Morgan, Ken Watanabe, David Morse, 

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Amerikan askeri olan Paul Soames, Pearl Harbor saldırısından dört ay önce, Japonya’nın işgal ettiği Şangay’a gider. Burada arkadaşlarının esrarengiz bir şekilde öldürüldüğünü öğrenmesi üzerine onların ölümlerini araştırmaya başlayar. Bu sırada da Şangaylı bir kadınla aşk yaşamaya başlar. Araştıması sırasında olayın gizem perdesini aralamaya başladıkça, hükümetin kendilerinden sakladığı sırlarla karşılaşacaktır.

Tüm ajanlarının gizli mücadeleri....

ABD 2.DÜNYA SAVAŞI'NA NASIL GİRERİM DİYE KARA KARA DÜŞÜNÜRKEN....

TIPKI 11 EYLÜL'Ü TEZGAHLADIĞI GİBİ - PEARL HARBOR'U DA BİLİYORDU...

Türkiye'de vizyona 2011 de girdi, ama gişe filmi olamadı.! 
Gerçeği yansıttığı için....





İngilizce olarak  1945 Life Magazine: video
Franklin Roosevelt (FDR) Knew Japan Would Attack Pearl Harbor






İyi seyirler!
SB.































16 Şubat 2015 Pazartesi

Sözleşmeli Çocuk - Verdingbub




Avrupa'nın "en demokratik ülkesi" kabul edilen İsviçre'de 
çocukların 1974'e kadar köle olarak kullanıldığı 
ve tecavüz dahil her türlü kötü muameleye tabi tutulduğu.....





Der Verdingbub
Yönetmen: Markus Imboden,2011














Heidi’nin ayakları neden çıplaktı?

SEVİM AKYÜREK / 10 ŞUB 2015


Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.

Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.

Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugün çocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.

İsviçre’nin karanlık yüzü

İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!

Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.

Yüzleşme

Birkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.

Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.

Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.

Sanat ve edebiyatta köle çocuklar

Peki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.

devamı linkte:




Contract Kids - Switzerland
İngilizce Belgesel










Not: İsviçre'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesi 7 Şubat 1971'de gerçekleşirken, İsviçre'ye bağlı Appenzell kantonunda ise 1990'ı bulmuştur.




"herkes, başkasını suçlamadan önce, kendi çöplüğüne bakacak"

















15 Şubat 2015 Pazar

KRALİÇE MARGOT






KRALİÇE MARGOT - QUEEN MARGOT

Yönetmen: Patrice Chéreau , 1994 ,Almanya,Fransa,İtalya
Oyuncular: Thomas Kretschmann, Vincent Pérez, Asia Argento, Isabelle Adjani, Daniel Auteuil

Konusu: Ağustos 24, 1572, yaşananlar tarihe St. Bartholomew katliamı olarak geçer. Fransa topraklarını dehşet bir mezhepler savaşı kasıp kavurmaktadır. Barışı sağlamanın olası tek yolu soylular arasında gerçekleştirilecek zoraki bir evlilikten geçmektedir. Kral Charles ın kız kardeşi Margot ile Hugenot kralı Henri nin evlenmesi gerekmektedir. 



Filmin müzikleri Goran Bregoviç'e ait. Türk ezgilerini de kullanmış, özellikle kanun.(Fransızca olan 2.bölüm videonun ilk sahnelerinde dinleyebilirsiniz.)


Goran Bregoviç ve Queen Margot müziği:

GORAN BREGOVİÇ - LULLABY

SANKİ DEVLERİN AŞKI ! KİM KİMDEN ALDI ACABA ?

MOĞOLLAR- DEVLERİN AŞKI






Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı

Saint Barthelemy Katliamı, 'Aziz Barthelemy Günü'ne denk düşen 24 Ağustos 1572 tarihinde Fransa'da Katolikler tarafından Huguenot denilen Protestanlara karşı gerçekleştirilen katliam.

Bu katliam Fransa ve İspanya'nın Flanderes bölgesini denetim altına almak istemesi nedeniyle ve Katolik ile Protestan asilzadeleri arasındaki iktidar çekişmesinden dolayı meydana gelen olaylardan biridir.

Fransa Kralı IX.Charles'ın İspanya'ya yakınlığı ile bilinen annesi Catherine de Medicis'in I. Henry, Duke Guise'i kullararak kralın Protestan yardımcısı Amiral Gaspard de Coligny'ye düzenlediği suikastir. Olaydan yaralı kurtulan ve evinde ağır yaralı yatmakta olan Coligny'i öldürmek için ikinci bir saldırı düzenleyen katolik asilzadeler bunu başarmışlar ancak bu kez önü alınamayan bir katliama sebep olmuşlardır.

24 Ağustos 1572 sabaha karşı beyaz haçlı giysileri giymiş Katolikler evlerinde uyumakta olan Protestanlara saldırdılar. Önce Pariste başlayan katliam daha sonra bütün ülke geneline yayıldı. İki gün süren katliam sonucunda resmi olmasa da onbinlerce Protestanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

26 Ağustos 1572'den sonra sağ kalan Fransız asıllı Protestan soyluların tamamı dinlerini terkederek Katolikliği kabul etmiş, halk tabakası ise İsviçre ve Almanya'ya sığınmıştı. (wikipedia)


Fransa kralı II. Henri'yle Catherine de Médicis'nin oğluydu. Önce Anjou dükü unvanını aldı. Kardeşi IX. Charles'ın hükümdarlığı sırasında ülkenin gerçek egemeni olan annesi Catherine de Médicis tarafından Huguenot'lara (Fransız Protestanları) karşı savaşan krallık ordusunun komutanlığına getirildi. Bu görevi sırasında Huguenot önderlerinden Condé prensi Louis I de Bourbon'u Mart 1569'da Jarnac'ta, Gaspard de Coligny'yi ise aynı yılın ekiminde Moncontour'da yenilgiye uğrattı. 1572'de annesinin binlerce protestanın katledildiği Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı'nı düzenlemesine yardımcı oldu.

Henri'yi öteki kardeşlerinden daha çok seven ve yükselmesi için nüfuzunu kullanan annesi Catherine onu 1572'de boş bulunan Polonya tahtına aday gösterdi. Henri Mayıs 1573'te Polonya kralı seçildi. Ama Charles'ın Mayıs 1574'te ölmesi üzerine Polonya'dan Fransa'ya dönerek 13 Şubat 1575'te Reims'de Fransa kralı olarak taç giydi. İki gün sonra da Lorraine Hanedanından gelen Louise de Vaudémont'la evlendi ve hiç çocukları olmadı.

Fransız Din Savaşları (1562-1598) III. Henri'nin hükümdarlığı sırasında da sürdü. Henri Huguenot'lara yeniden savaş açtıysa da 1576'da Blois'de toplanan États Généraux kralın aşırı harcamalarından bunaldığı için ona gerekli maddi yardımı sağlamayı reddetti. 1576'da sürüpgiden din savaşlarından bıkmış olan Henri, Monsieur Barışı'nda Katoliklerin savaş alanı zaferlerini göz ardı edip din özgürlüğü başta gelmek üzere Huguenot'lara bir takım ayrıcalıklar tanıdı. Bu ayrıcalıklara öfkelenen aşırı Katolikler, İspanya'nın da desteğiyle Guise Dükü Henri'nin önderliğinde Kutsal Birlik'i oluşturdular. Henri, Kutsal Birliğin baskısıyla Huguenot'lara yeniden savaş açmak zorunda kaldı.

1577'de imzalanan Bergerac Antlaşması'yla çatışmalar geçici olarak sona erdi. Poitiers Fermanı'yla Huguenot'lar bazı özgürlüklerini yitirirken, Katoliklerce kurulan Kutsal Birlik de dağıldı. Ama Henri'nin kardeşi François'nın ölümünün ardından, Huguenot'ların önderi Navarre'lı Henri'nin (sonradan IV. Henri) tahtın varisi olması (1584) üzerine harekete geçen Katolikler, Guise 3. dükü Henri'nin önderliğinde Kutsal Birlik'i yeniden kurdular.

Annesinin öğütlerine uyan III. Henri, Huguenot'lara hoşgörü gösterilmesi amacıyla çıkarılan eski fermanları yürürlükten kaldırarak Kutsal Birlik'i yatıştırmaya çalıştı. Ama Katolikliği yeterince güçlü biçimde savunmadığını düşünen birlik üyeleri Henri'yi tahttan indirmek için harekete geçtiler. Henri, Kutsal Birlik'in kalelerinden olan Paris'te Protestan bir kral istemeyen ve Birlik'in kışkırttığı halkın ayaklanması üzerine 12 Mayıs 1588'de (Barikatlar Günü) Chartres'a kaçmak zorunda kaldı. Ama Aralık 1588'de Blois'da États Généraux'nun toplanmasından yararlanarak Guise dükünü ve Lorraine kardinali olan kardeşi Louis'yi öldürttü. Kutsal Birlik'in düşmanlığını daha da artıran bu olayın ardından, Navarre'lı Henri'yle ittifak kurmak zorunda kalan kral onunla birlikte Paris'i kuşattı.

Ama 1 Ağustos 1589'da, huzuruna çıkmayı başaran Jacques Clément adlı fanatik bir Dominiken keşişince hançerle ağır bir biçimde yaralandı, ertesi sabah da yaşamını kaybetti. Ölmeden önce veliaht ilan ettiği Navarre'lı Henri tahta çıktı.





***

Bir başka kıyım...

GÜLÜN ÖTEKİ ADI / KATHARLAR KATLİAMI

Önsöz

Uygarlığın tanyeri kolay ağarmadı. İnsanoğlu ateşi ne zaman buldu, bilinmiyor. Ateş gece karanlığında küçük bir aydınlıktır; ama insan aklının aydınlanması için tarih babanın sabrıyla uzun süre beklemek gerekiyordu.

Karanlığın koyuluktan alacalığa dönüşmesi için ne kadar süre geçti, sorusunu yanıtlamak da güçtür. Zifir rengindeki göğün ötesinden berisinden belli belirsiz ışınlarla delinmesi, sonra karanlığın daha da yoğunlaşıp toplumların üstüne çökmesiyle geçen yüzyıllar, kaç kuşağı toprağa gömdü?

Tarihte örnekleri var; kimi zaman tanyeri ağarır gibi olmuş; insan "gün doğuyor" diye umutlanmış, sonunda yıkıcı bir düş kırıklığına uğramıştır.

Geçmişin bir evresinde din bağnazlığı, dünyanın her yerinde birbirinden ayrı gibi görünen, ama özde bir sayılan düzenler kurmuştu. Düzenlerin temel kuralı neydi? İnanacaksın, tapacaksın, düşünmeyeceksin, kuşkulanmayacaksın, yalnız emirleri yerine getireceksin; Tanrı adına yeryüzünde egemenliği elinde tutan buyurganların kurduğu düzeni, aklın süzgecinden geçirmeden benimseyeceksin.

Kim ki bu düzeni değiştirmeye kalkar, yine Tanrı adına katli vaciptir.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye gezegenimizi saran bu düzene -yine tanrılar adınabaşkaldıranların karanlığı dağıtmak yolunda katkıları büyüktür. Batıda "Reform"devinimi "Uyanış" ve "Aydınlanma" çağlarının belirleyicisi değil mi? 

Luther'in Roma'daki Papa'ya kafa tutması, yine din adınaydı; dinsel mantığa dayanıyordu, ama akıl yolunu açarak insan düşüncesine kilisenin kubbesi altında sıcak bir mum yaktı.

Peki, Luther'den öncesi yok muydu? Tarihte hep öncüller ve ardıllar vardır. Hiçbir olgu, bir oluşumun omurgasına eklemlenmeden gerçekleşemez. Ayrıca Kathar Şövalyeleri'ni tanıdığımız zaman, insanlığın soyağacında Şeyh Bedreddin'e ne kadar yakın bir dal oluşturduğunu düşünüyoruz, iki akımın da karanlığın cellatlarına boğdurulması, yazgılarındaki benzerliği vurguluyor.

Kathar Şövalyeleri kilisenin buyruğuyla odun ateşlerinde yakıldılar. Biliyoruz ki tarihin karanlığında yakılan her insan geleceğin aydınlığında bir kıvılcım oluşturmuştur ve her kanlı yenilgi daha sonraki dönüşümlerin tohumlarını toprağa serpmiştir;

Nâzım Hikmet bu gerçeği, idam fermanını algılayan Şeyh Bedreddin'de dile getirir:

Bedreddin gülümsedi, Aydınlandı içi gözlerinin, dedi:

— Madem ki bu kerre mağlubuz netsek, neylesek zaid.

"Bu kerre mağlubuz," dedi Bedreddin; bu sözün içinde geleceğe güven var.

Elinizde tuttuğunuz bir tarih kitabı değil, insanlığın damarlarında dolaşan özsuyun kaynaklarından birini size tanıtan bir öykü, roman ya da bir başka tür, ama kesinlikle masal değil; gerçekliğin soylu bir serüveni.

Kathar Şövalyeleri'nin Türk okuruna Mine Saulnier'nin duyarlı kalemiyle tanıtılması, kitaba değerini veren ana niteliktir. Pirene Dağları'nın kuzeyinden başlayan insana dönük bir inanç akımının sosyal adaleti içeren toplumsal bir düzene dönüşmesi; sonra da Türkiye'nin ovasına, kasabasına ulaşan rüzgârlara karışması, tarihte ilginç sayfalar oluşturuyor. Mine Saulnier'nin üslubunda biçimlenince, o günleri yeniden gündeme getiren bu kitap güncelleşiyor.

Türkiye'de bugün bile "vicdan özgürlüğü" ve "sosyal adalet" gündemin birincil maddeleri değil mi?

Bu kitap, Oksitanya'daki odun ateşinde yakılan ya da Serez Çarşısı'nda asılan insanın serüvenidir. Her zaman yinelendiği gibi insan kolayca insanlaşamadı; bugün de önümüzdeki yol kısa değil.

İlhan Selçuk
1989
.....

Önsöz

Gülün Öteki Adı tarihsel karşılaştırmalarla kültürlerin birbirlerini nasıl etkileyebileceğine işaret ediyor. Küçük Asya ve Balkanların, Hıristiyanlık ve İslamiyet içindeki mezheplerin gelişim sürecinde dönem dönem oynadıkları önemli rolü gösteriyor. Bunlar arasında devamlı ve en etkileyici olanı, şüphesiz düalist düşüncedir. Katharizm öğretisinin altyapısını oluşturan düalist düşünceye Manes'e kadar gitmeden değinmek gerekirse: Altıncı yüzyılda Ermenistan, Küçük Asya ve Trakya'da yayılan Pavlusçuluk, 870'lerde en saf haliyle Tibrike'de (Divriği) ortaya çıkıyor ve V. Konstantin'in Malatya ile Erzurum'dan tehcir ettiği halklarla birlikte Bulgaristan'a yayılıyor.

Onuncu yüzyıl ortasında Aziz Bogomil tarafından yeniden yorumlanan Pavlusçuluk, Balkan Slavları arasında yayılarak Konstantinopolis'e kadar uzanıyor. On beşinci yüzyıla kadar Bosna-Hersek'te gelişen Bogomilizm, on birinci yüzyıldan sonra özellikle haçlı orduları ve uluslararası tüccarlar aracılığıyla Batıya yayılıyor. İlgi çekici noktalardan biri de, on dördüncü yüzyılda, Fransa Krallığı'nda Katharizmin yok edildiği dönemde Philadelphia'da (Alaşehir) etkin bir Kathar Kilisesinin olmasıdır. Daha da iyisi, Alaşehir'de bulunan bir yazıttan yola çıkan I. Henri Gregoire*, dördüncü yüzyılda Küçük Asya'daki Kathar inançlarının, yedi-sekiz yüzyıl sonra Batı Avrupa Katharlarının inançlarıyla aynı olduklarını kanıtlamıştır.

Gülün Öteki Adı'nda belirtildiği gibi Simavnalı Bedreddin'in öğretisi ve hareketi daha kısa sürse de aynı topraklarda doğmuş ve yayılmıştır. Bedreddin, Osmanlı'nın yeni fethettiği Edirne yakınlarında Hıristiyan bir anneden doğmuştur. Babası da ilk akıncı Selçuklu beylerinin torunlarındandır. Babasının gözetiminde İslamiyet'i öğrenmiştir. Ama I. Mehmet tarafından sürgüne gönderildiği İznik'ten kaçtığında, önce Kastamonu ve Sinop ardından Kırım'a gittikten sonra vardığı Besarabya'da (Romanya), Hıristiyan bir prensin yanına sığınmıştır. Osmanlı karşıtı propaganda çalışmalarını Dobruca ve Deliorman'a sınır olan Besarabya'dan başlatmıştır. Aynı anda, aynı çalışmayı Manisa ve İzmir çevresindeki yandaşları Şii, Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yürütür.....

*'Henri Gregoire, "Küçük Asya, İtalya ve Fransa Katharları", Memorial Louis Petit,Bizara Tarih ve Arkeolojisi Hikâyeleri, Bükreş Fransız Enstitüsü Bizans Araştırma Merkezi, 1948, s. 142-15

Jacques Thobie
Paris-8 Üniversitesi Em. Profesörü ve İstanbul Fransız Enstitüsü Anadolu Medeniyetleri Araştırmaları (eski) Müdürü…..2000

....

Kılıçlarından kan damlayan Kuzeyli Baronlar,zırlarını şakırdatarak geldiler, Başpapaz Arnaud Amaury'nin huzurunda diz vurup sordular:

— Kathar sapkınları çoluk çocuk Beziers Katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen dini bütün halk, Katoliğiyle, Yahudisiyle aralarına karışmış. Tanrının kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız Peder? Katharlar üstüne haçlı seferini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı:

—Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.

(Beziers katliamı-Massacre at Béziers) 22 Temmuz 1209

Kavuklulardan ikincisi Şekerullah bin Şehabeddin
imiş. Dedi ki:

— Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı.
Ve bunların dahi şeri Muhammediye muhalif nice işleri aşikâr oldu. Kavuklulardan üçüncüsü şıkpaşazade imiş.
Dedi ki:

— Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?

— Cevap: Allah bilir anın çünküm biz cinin mevti halini bilmezüz..

Nâzım Hikmet

(Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)




GÜLÜN ÖTEKÎ ADI
Kathar Şövalyelerinden Şeyh Bedreddin Yiğitlerine
Mine G.Kırıkkanat -kitap




not: 
Papa III. Innocentius dönemi:

Saldırı yapılan bölge, kültürel, bilimsel, ekonomik olarak Yukarı Fransa'ya benzemiyordu. Bölgede Yunanca, İbranice ve Arapça ders olarak okutuluyor ve Endülüslerle senkronize hareket ediliyordu. Kuzeydeki asiller isimlerini yazamazken buradakiler edebiyat ile uğraşıyorlardı.

Katliamdan sonra


Bölge harap edildi, on binlerce insan kılıçtan geçirildi, canlarını kurtaranlar daha sonra Engizisyonda yargılanıp yakıldı. Avrupa üç yüz yıl daha geriye gitti.





Bu katliamı işleyen Kate Moss'un "Labirent" isimli kitabı (kurgu gerçek karışık) 2 bölüm halinde dizisi de var.





***


Türkiye güçlü bir ülkedir ve gücünün farkına vararak, tıpkı 1937 yılında imzalanan Saadabat Paktı, Balkan Paktı gibi anlaşmalar yaparak Hazar çevresi ülkeleri ve diğer bölgelerdeki ülkeler ile arasını düzeltmek zorundadır. Zaten bu ülkeler ile ilişkilerini iyi tutmadan bir çıkış yakalayamaz. Nur Sultan Nazarbayev'in de dediği gibi Türkiye, AB'ye baktığı kadar bu oluşumlara da baksa büyük bir açılım olabilir. Nazarbayev, Türkiye AB'ye sarf ettiği enerjinin yüzde 25'ini    Doğu'ya  Asya'ya  çevirse   dünyanın dengeleri değişir" diyor. Bizim bunun farkına varmamız ve Batı'yı da ihmal etmeden yönümüzü kesinlikle Doğu'ya çevirmemiz lazım. Çok yönlü bir dış politika uygulamalıyız. Batı doğuya demokrasi ihraç ederken kendine karşı blokların oluşmasına da ortam sağlıyor.   Asya'da  yeni  oluşumlar  var. Amerika  bile  'gelecek  Asya'dadır!  Diyor...

Özellikle Ukrayna'daki başarısızlıklarından sonra Batı'nın  demokrasi  çalışmaları  biraz   farklılaştı.  Türkiye SSCB'nin dağılması ile ortaya çıkan bir ülke değil. İran ve Türkiye gibi imparatorluk ülkelerinde daha farklı yapılanmalar daha geniş çalışmalar yapılmaktadır.

Herşey demokrasinin yaygınlaştırılması teziyle başladı. 1997'de Amerika Birleşik Devletleri yönetimi,    yeni bir yüzyıl için ulusal güvenlik stratejisi adı verilen bir çalışma yayınladı. Çalışmada: 'dünyanın Amerika'nın liderliğine ihtiyacı vardır.   ABD liderlikte rakipsizdir dolayısıyla dünyanın her köşesine ilgi duymaktadır'   diyor  ve Amerika'nın milli güvenliği için  kuvvetli bir askeri güce, küresel ekonomiye   ve dünyada demokrasinin yaygınlaştırılması şartına dikkat çekiliyordu. Aslında bu projenin tohumları 20 yıl önce atılmıştır. Reagan projesi diye de adlandırılan   'project democracy'   yani demokrasi projesi 1980'lerde kongrede yasalaştı. Amaç tüm dünyayı sivil toplum örgütleri marifetiyle yönlendirmek ve bunu göze batmadan yapmaktı... Bu proje kapsamında ulusal  demokrasi fonu   yani sıcak dolarlar çeşitli  merkezler  tarafından   gerekli yerlere akıtıldı..   Böylece partiler sendikalar sivil toplum örgütleri media üniversiteler vesair büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirildi. Bu Yugoslavya'da da tüm balkan ülkelerinde ve Kafkas ülkelerinde ve dünyanın birçok ülkesinde uygulamaya konuldu

Daha önce belirttiğim gibi ortadaki demokrasi anlayışı batılı ülkelerin hedefleriyle uyum içindedir. Ve bu eski bir hikâyedir. Osmanlı imparatorluğu parçalanıp güneydoğu bölgesine   ve Suriye'ye elkoyan Fransızlar  'kendilerini idare etmekten aciz bir halka  ileri bir uygarlığı hediye ettiklerinden' söz etmişlerdi. 1918'de de Mondros'da silahları bırakma anlaşmasından sonra Suriye'nin işgali bu gerekçeyle gerçekleştirilmişti.   Gürcistan  Ukrayna ve Lübnan'da sahnelenen oyun hep aynıydı.. Demokrasi projesinin en önem verdiği kurumların başında medya geliyor.1999'da amerikan kongresi Sırbistan'ın demokratikleştirilmesi için 25 milyon dolar tahsis etti. Kırgızistan'a 4 milyon dolar ayrıldı.


Demokrasi  yaygarası  koparanlar  müthiş   çifte  standartlıydılar.   Kendi ülkelerinde  azınlık kültür ve  dilleri  dinleri asla  kabul  edilmez  batı Trakya'da  rahmetli Mehmet   Emin Aga  2 günde  bir  saldırıya  uğrar  Türk demek  yasaklanırken,  'demokrasi  havarileri  Azerbaycan,   Tebriz, Kafkasya  Balkanlarda  'özgürlük  çalışmaları  yaparlar…

Karabağ soykırımın  merkezidir  hem de  100  yıldır  Kıbrıs'da   toplu  katliamlar  yapılmıştır,  Daha  40  yıl  önce  Cezayir  halkının  yüzde  15'i,  Afrika'nın  yüzde  25'i  kıyıma  uğramıştır.  Demokrasi  havarileri bunlarla  ilgilenmez….Din   özgürlüğü   diye  mangalda  kül  bırakmayanlar  tüm  dünyada  Müslüman  nüfusa  işkence  eder,  camileri  yıkar,  inanılmaz  boyutta  paralar  Evanjelist  kiliseler  emrinde  misyonerliğe   tahsis   edilir…

1800'lerin sonundan itibaren Ortadoğu'nun anahtarı. Ayrıca dinleme sistemi ECHELON'un en iyi çalıştığı 3 yerden birisi Kıbrıs. Biliyorsunuz   geçenlerde   savaş  gemilerimiz  bir  gövde  gösterisi  yaptı.  İyi  de  aynı  günlerde  'Türk'  petrol yasasıyla  petrolümüz  elimizden  kaymaktaydı.  Türkiye  öyle  bir  coğrafyada   ki,   altımız  petrol ve  maden  kaynıyor…Konya ovasına  gelip  giden   yabancı  maden arama  ekiplerinin haddi   hesabı yok.  Konyanın  altı  gümüş  deniyor. Bergama da  altın  var.  Doğumuz  petrol   kuzey   de  Bor  yatakları...

Avrupa tarihten gelen bir hazımsızlık içinde. Türkiye'yi ve Türkleri anlayamıyorlar. Bu konuda çok zorlanıyorlar, elleri o kadar kanlı ki bizleri de kendileri gibi sanıyorlar. Bunlar bütün Afrika'yı Avrupa'yı kana bulamış insanlar. Avrupa tarihi birbirini katleden dini siyasi gruplarla örülüdür.  Soykırımlar tarihi Avrupadadır. Hazreti Muhammed'e söz edenler 1572 Katolik Protestan savaşlarına bir daha göz gezdirmeliler.  Acaba neden Aziz Paul'ün tüm heykelleri eli kılıçlıdır. Avrupa  ifade  özgürlüğünde  çok  gerilerde.. 

Bugün  içimizdeki  turuncular  Avrupa'nın  kayıtsız  şartsız   çağdaşlığı  temsil  ettiğine  inananlar, 'Biz adam olmayız,  biz  geriyiz!'e  inandırılmış  zavallılar…Eğer Avrupa'da bugün olan biten daha yakından izlenirse  Türkiye  ve Doğu  ülkelerinde   Özde  çok daha büyük bir  özgürlük hoşgörü  olduğu  anlaşılır…

Düşünün bugün  Avrupa'nın yarısı  krallıkla  yönetilmektedir… Dün  Avrupanın yarısında   İspanyadan italyaya  Almanyaya  faşist  dikta  rejimleri  vardı  bazıları  1970'lere kadar  ülkelerin   başındaydı…

Bence kendi değerimizi iyi  öğrenmenin  tam  zamanı!

BANU AVAR



Aziz Pavlos







İYİ SEYİRLER,
SB.





ilgili