Translate

Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2017 Salı

Marie Antoinette / Fransız Devrimi






MARİE ANTOİNETTE
Yönetmen: Sofia Coppola , 2006
Oyuncular: Kirsten Dunst, Jason Schwartzman, Judy Davis





BÜYÜK FRANSIZ DEVRİMİ NASIL BAŞLADI ?


Fransa Kralı XVI. Louis, küt burunlu, demir tokalı makosenlerinin parmak uçlarında hafifçe yükseldikten sonra öne doğru bir adım attı, durdu. Birdenbire geri dönerek aynı hareketi tekrarladı. Versailles Sarayı’ndaki odasında yalnızdı. Dev gibi odanın tüm mobilyalarını ezberlemişti. Gözünü kapadığı anda neyin nerede olduğunu bildiğinden, neredeyse kapalı gözlerle tüm odayı dolaşacak hale gelmişti: “Oda aynı oda, ama kral aynı kral değil,” dedi fısıltıyla.

Yandaki odalardan birinde Sınıflar Meclisi (Etajenero) toplantı halindeydi. Birden iki elini birbirine vurarak şaklattı. Odaya hemen muhafızlardan biri girdi: “Necker’e haber verin, Kurucu Meclis’e katılacağım!”

Ortalık karışıktı. Liberaller, öngördükleri darbeyi yapmışlar, Sınıflar Meclisi’nin üç sınıftan (soylular, ruhban sınıf ve halk) oluşarak 5 Mayıs 1789’da Verailles’te toplanmasını sağlamayı başarmışlardı.

XVI. Louis’nin mutlakıyet rejimi bu büyük tehdit karşısında tepkiliydi. Kral, toplantıların ayrı ayrı salonlarda ayrı sınıflar olarak yapılması talimatını verdi. Buna bazı asiller ve din adamları uydularsa da, Halk Meclisi (Triers Etat) birleşik toplantılara devam edeceği kararlılığını bildirdi.

İşte üzerine yeni giysilerini geçirirken XVI. Louis’nin kulaklarında o günkü çığlığı yankılanıyordu: “Ne yaparlarsa yapsınlar, oldukları yerde kalsınlar!”…

Kimse dinlemedi… Mutlakıyet rejimi yerle bir olmak üzereydi artık. Çünkü Halk Meclis’i 9 Temmuz’da kendini Kurucu Meclis ilan ederek, son noktayı koymuştu.

Louis’nin tek seçeneği vardı: Zor kullanmak. Paris sokaklarına ve banliyölerine asker yığınağı yaptı. Paris halkı da bu “önlemlere” sert tepki gösterdi. Bastille kalesi (hapishanesi) kuşatıldı, 14 Temmuz günü kuşatmacılar Bastille’i ele geçirerek, cezaevi müdürünü öldürdüler.

XVI. Louis halkına karşı kanlı bir savaşa girmeyi göze alamazdı. Bu yüzden de Kurucu Meclis’e gitmeyi daha uygun buldu. Amacı da meclis üyelerine askerleri geri çekeceğini ve biraz önce talimat verdiği eski bakanı Necker’i yeniden göreve getireceğini bildirmek istemesiydi.

Kral odada hızlı hızlı dolaşırken aklına son on yıldır ülkenin düştüğü durum geliyordu. Zaten had safhaya yükselmiş toplumsal huzursuzluklara bir de ekonomik kriz eklenmiş durumdaydı. Dışarıdan alınan borçların artmasıyla geçici bir refah düzeyi tutturulmuş, ama işte onun da sonuna gelinmişti. Gelirler artıyormuş gibi görünüyordu, ama dış borç artık altından kalkılamaz bir hale gelmişti. Fransa, uzun kraliyet döneminde ilk kez dış borç fazlası veriyordu.

Gelir tablosu 550 milyon Fransız frangına ulaşmış gibi görünüyordu ama bu gelirin üç yüz milyonu dış borçları kapatmaya gidiyordu. Görünüşte bir modernlik hakimdi. Yollar daha düzenliydi, yeni binalar yapılıyor hatta Paris’in çehresi bile değişiyordu. Sanki Fransa on yıl öncesine göre çok daha iyi durumdaydı Paris’e bakıldığında, ama durum hiç de öyle değildi. Borsa inişli çıkışlıydı. Spekülasyon en büyük baskı aracıydı.

Kral derin bir soluk aldı. Bu çelişkili durumdan kurtulmanın tek yolunun mutlakıyet rejiminden kurtulmak olduğunun farkındaydı. Bu, kralın yetkilerinin azalması anlamına geliyordu ki, bu da hiç iç açıcı bir durum değildi. Liberal politika kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Gerçekçi olmaktan çok uzaktı. Kağıt üzerinde ciddi gibi görünse de, yaşam bunu reddediyordu. Ülkedeki işsiz sayısı ülke nüfusunun yüzde onuna ulaşmıştı.

XVI. Louis, bazı ödünler vererek, yetkilerinin bir kısmından feragat ederek bu sancılı dönemi atlatacağını düşünüyordu. İşte Büyük Fransız Devrimi bu koşullarda başladı. XVI. Louis huzursuzdu. Tekrar makosen pabuçlarının ucunda yükseldi, yine sert bir dönüş yaptı ve bu kez bir daha geri dönmedi… Giyotin denen ölüm makinesinin bıçak ağzını ensesinde hissettiğinde alnından iki buz damlası yere damladı...


Mümtaz İdil / Odatv-2011
EK:
Kendisinden önceki bütün çağlardan süregelen değerlerin ve gelişmelerin önemli ölçüde değiştiği “Yakın Çağ”ı başlatan Fransız Devrimi 1989 yılında 200. yılını tamamlamakta ve bu nedenle yılın ana temalarından birisini “Fransız Devrimi” oluşturmaktadır.1789 da Fransa’da başlayan siyasal ayaklanmanın adı olan “Fransız Devrimi”nin nedenleri üzerinde tarihçiler birleşememekte, bazıları bu olayı “Aydınlık Çağı”nın bir entellektüel hareketi olarak görürken, bazıları ezilen sınıfların feodal zulme karşı ayaklanması olarak telâkki etmektedir.  Fransız İhtilali ve Etkileri - Prof.Dr.İsmet Giritli




Maria Antoinette Giyotine Götürülürken
MEMOIRS OF LOUIS XV. AND XVI. by Madame du Hausset, 1899/kitap




MARİA ANTOİNETTE (1755 – 1793)
Kısaca Marie Antoinette veya Maria Antonia olarak bilinir. Kutsal Roma İmparatoru I. Franz ve eşi Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'nın kızlarıdır. Henüz 14 yaşındayken Fransa veliahtı XVI. Louis ile evlendi. 1774 Mayıs'ında XVI. Louis Fransa kralı ve Marie Antoienette de Fransa kraliçesi oldu. XVII. Louis'nin (Kayıp Döfen) annesidir. Fransız Devrimi esnasında "Vatan hainliği" ile suçlanarak giyotinle idam edildi .  Ekmek kıtlığından haberi vardı   “Ekmek yoksa, pasta yesinler!” demediğini, ya da bir çeşit ekmek olan pastayı kasettettiği söylenir.

1938 yapımı filmde giyotine götürülürken /video

1938 yapımı Maria Antonieta



*














15 Şubat 2015 Pazar

KRALİÇE MARGOT






KRALİÇE MARGOT - QUEEN MARGOT

Yönetmen: Patrice Chéreau , 1994 ,Almanya,Fransa,İtalya
Oyuncular: Thomas Kretschmann, Vincent Pérez, Asia Argento, Isabelle Adjani, Daniel Auteuil

Konusu: Ağustos 24, 1572, yaşananlar tarihe St. Bartholomew katliamı olarak geçer. Fransa topraklarını dehşet bir mezhepler savaşı kasıp kavurmaktadır. Barışı sağlamanın olası tek yolu soylular arasında gerçekleştirilecek zoraki bir evlilikten geçmektedir. Kral Charles ın kız kardeşi Margot ile Hugenot kralı Henri nin evlenmesi gerekmektedir. 



Filmin müzikleri Goran Bregoviç'e ait. Türk ezgilerini de kullanmış, özellikle kanun.(Fransızca olan 2.bölüm videonun ilk sahnelerinde dinleyebilirsiniz.)


Goran Bregoviç ve Queen Margot müziği:

GORAN BREGOVİÇ - LULLABY

SANKİ DEVLERİN AŞKI ! KİM KİMDEN ALDI ACABA ?

MOĞOLLAR- DEVLERİN AŞKI






Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı

Saint Barthelemy Katliamı, 'Aziz Barthelemy Günü'ne denk düşen 24 Ağustos 1572 tarihinde Fransa'da Katolikler tarafından Huguenot denilen Protestanlara karşı gerçekleştirilen katliam.

Bu katliam Fransa ve İspanya'nın Flanderes bölgesini denetim altına almak istemesi nedeniyle ve Katolik ile Protestan asilzadeleri arasındaki iktidar çekişmesinden dolayı meydana gelen olaylardan biridir.

Fransa Kralı IX.Charles'ın İspanya'ya yakınlığı ile bilinen annesi Catherine de Medicis'in I. Henry, Duke Guise'i kullararak kralın Protestan yardımcısı Amiral Gaspard de Coligny'ye düzenlediği suikastir. Olaydan yaralı kurtulan ve evinde ağır yaralı yatmakta olan Coligny'i öldürmek için ikinci bir saldırı düzenleyen katolik asilzadeler bunu başarmışlar ancak bu kez önü alınamayan bir katliama sebep olmuşlardır.

24 Ağustos 1572 sabaha karşı beyaz haçlı giysileri giymiş Katolikler evlerinde uyumakta olan Protestanlara saldırdılar. Önce Pariste başlayan katliam daha sonra bütün ülke geneline yayıldı. İki gün süren katliam sonucunda resmi olmasa da onbinlerce Protestanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

26 Ağustos 1572'den sonra sağ kalan Fransız asıllı Protestan soyluların tamamı dinlerini terkederek Katolikliği kabul etmiş, halk tabakası ise İsviçre ve Almanya'ya sığınmıştı. (wikipedia)


Fransa kralı II. Henri'yle Catherine de Médicis'nin oğluydu. Önce Anjou dükü unvanını aldı. Kardeşi IX. Charles'ın hükümdarlığı sırasında ülkenin gerçek egemeni olan annesi Catherine de Médicis tarafından Huguenot'lara (Fransız Protestanları) karşı savaşan krallık ordusunun komutanlığına getirildi. Bu görevi sırasında Huguenot önderlerinden Condé prensi Louis I de Bourbon'u Mart 1569'da Jarnac'ta, Gaspard de Coligny'yi ise aynı yılın ekiminde Moncontour'da yenilgiye uğrattı. 1572'de annesinin binlerce protestanın katledildiği Aziz Bartolomeus Yortusu Kıyımı'nı düzenlemesine yardımcı oldu.

Henri'yi öteki kardeşlerinden daha çok seven ve yükselmesi için nüfuzunu kullanan annesi Catherine onu 1572'de boş bulunan Polonya tahtına aday gösterdi. Henri Mayıs 1573'te Polonya kralı seçildi. Ama Charles'ın Mayıs 1574'te ölmesi üzerine Polonya'dan Fransa'ya dönerek 13 Şubat 1575'te Reims'de Fransa kralı olarak taç giydi. İki gün sonra da Lorraine Hanedanından gelen Louise de Vaudémont'la evlendi ve hiç çocukları olmadı.

Fransız Din Savaşları (1562-1598) III. Henri'nin hükümdarlığı sırasında da sürdü. Henri Huguenot'lara yeniden savaş açtıysa da 1576'da Blois'de toplanan États Généraux kralın aşırı harcamalarından bunaldığı için ona gerekli maddi yardımı sağlamayı reddetti. 1576'da sürüpgiden din savaşlarından bıkmış olan Henri, Monsieur Barışı'nda Katoliklerin savaş alanı zaferlerini göz ardı edip din özgürlüğü başta gelmek üzere Huguenot'lara bir takım ayrıcalıklar tanıdı. Bu ayrıcalıklara öfkelenen aşırı Katolikler, İspanya'nın da desteğiyle Guise Dükü Henri'nin önderliğinde Kutsal Birlik'i oluşturdular. Henri, Kutsal Birliğin baskısıyla Huguenot'lara yeniden savaş açmak zorunda kaldı.

1577'de imzalanan Bergerac Antlaşması'yla çatışmalar geçici olarak sona erdi. Poitiers Fermanı'yla Huguenot'lar bazı özgürlüklerini yitirirken, Katoliklerce kurulan Kutsal Birlik de dağıldı. Ama Henri'nin kardeşi François'nın ölümünün ardından, Huguenot'ların önderi Navarre'lı Henri'nin (sonradan IV. Henri) tahtın varisi olması (1584) üzerine harekete geçen Katolikler, Guise 3. dükü Henri'nin önderliğinde Kutsal Birlik'i yeniden kurdular.

Annesinin öğütlerine uyan III. Henri, Huguenot'lara hoşgörü gösterilmesi amacıyla çıkarılan eski fermanları yürürlükten kaldırarak Kutsal Birlik'i yatıştırmaya çalıştı. Ama Katolikliği yeterince güçlü biçimde savunmadığını düşünen birlik üyeleri Henri'yi tahttan indirmek için harekete geçtiler. Henri, Kutsal Birlik'in kalelerinden olan Paris'te Protestan bir kral istemeyen ve Birlik'in kışkırttığı halkın ayaklanması üzerine 12 Mayıs 1588'de (Barikatlar Günü) Chartres'a kaçmak zorunda kaldı. Ama Aralık 1588'de Blois'da États Généraux'nun toplanmasından yararlanarak Guise dükünü ve Lorraine kardinali olan kardeşi Louis'yi öldürttü. Kutsal Birlik'in düşmanlığını daha da artıran bu olayın ardından, Navarre'lı Henri'yle ittifak kurmak zorunda kalan kral onunla birlikte Paris'i kuşattı.

Ama 1 Ağustos 1589'da, huzuruna çıkmayı başaran Jacques Clément adlı fanatik bir Dominiken keşişince hançerle ağır bir biçimde yaralandı, ertesi sabah da yaşamını kaybetti. Ölmeden önce veliaht ilan ettiği Navarre'lı Henri tahta çıktı.





***

Bir başka kıyım...

GÜLÜN ÖTEKİ ADI / KATHARLAR KATLİAMI

Önsöz

Uygarlığın tanyeri kolay ağarmadı. İnsanoğlu ateşi ne zaman buldu, bilinmiyor. Ateş gece karanlığında küçük bir aydınlıktır; ama insan aklının aydınlanması için tarih babanın sabrıyla uzun süre beklemek gerekiyordu.

Karanlığın koyuluktan alacalığa dönüşmesi için ne kadar süre geçti, sorusunu yanıtlamak da güçtür. Zifir rengindeki göğün ötesinden berisinden belli belirsiz ışınlarla delinmesi, sonra karanlığın daha da yoğunlaşıp toplumların üstüne çökmesiyle geçen yüzyıllar, kaç kuşağı toprağa gömdü?

Tarihte örnekleri var; kimi zaman tanyeri ağarır gibi olmuş; insan "gün doğuyor" diye umutlanmış, sonunda yıkıcı bir düş kırıklığına uğramıştır.

Geçmişin bir evresinde din bağnazlığı, dünyanın her yerinde birbirinden ayrı gibi görünen, ama özde bir sayılan düzenler kurmuştu. Düzenlerin temel kuralı neydi? İnanacaksın, tapacaksın, düşünmeyeceksin, kuşkulanmayacaksın, yalnız emirleri yerine getireceksin; Tanrı adına yeryüzünde egemenliği elinde tutan buyurganların kurduğu düzeni, aklın süzgecinden geçirmeden benimseyeceksin.

Kim ki bu düzeni değiştirmeye kalkar, yine Tanrı adına katli vaciptir.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye gezegenimizi saran bu düzene -yine tanrılar adınabaşkaldıranların karanlığı dağıtmak yolunda katkıları büyüktür. Batıda "Reform"devinimi "Uyanış" ve "Aydınlanma" çağlarının belirleyicisi değil mi? 

Luther'in Roma'daki Papa'ya kafa tutması, yine din adınaydı; dinsel mantığa dayanıyordu, ama akıl yolunu açarak insan düşüncesine kilisenin kubbesi altında sıcak bir mum yaktı.

Peki, Luther'den öncesi yok muydu? Tarihte hep öncüller ve ardıllar vardır. Hiçbir olgu, bir oluşumun omurgasına eklemlenmeden gerçekleşemez. Ayrıca Kathar Şövalyeleri'ni tanıdığımız zaman, insanlığın soyağacında Şeyh Bedreddin'e ne kadar yakın bir dal oluşturduğunu düşünüyoruz, iki akımın da karanlığın cellatlarına boğdurulması, yazgılarındaki benzerliği vurguluyor.

Kathar Şövalyeleri kilisenin buyruğuyla odun ateşlerinde yakıldılar. Biliyoruz ki tarihin karanlığında yakılan her insan geleceğin aydınlığında bir kıvılcım oluşturmuştur ve her kanlı yenilgi daha sonraki dönüşümlerin tohumlarını toprağa serpmiştir;

Nâzım Hikmet bu gerçeği, idam fermanını algılayan Şeyh Bedreddin'de dile getirir:

Bedreddin gülümsedi, Aydınlandı içi gözlerinin, dedi:

— Madem ki bu kerre mağlubuz netsek, neylesek zaid.

"Bu kerre mağlubuz," dedi Bedreddin; bu sözün içinde geleceğe güven var.

Elinizde tuttuğunuz bir tarih kitabı değil, insanlığın damarlarında dolaşan özsuyun kaynaklarından birini size tanıtan bir öykü, roman ya da bir başka tür, ama kesinlikle masal değil; gerçekliğin soylu bir serüveni.

Kathar Şövalyeleri'nin Türk okuruna Mine Saulnier'nin duyarlı kalemiyle tanıtılması, kitaba değerini veren ana niteliktir. Pirene Dağları'nın kuzeyinden başlayan insana dönük bir inanç akımının sosyal adaleti içeren toplumsal bir düzene dönüşmesi; sonra da Türkiye'nin ovasına, kasabasına ulaşan rüzgârlara karışması, tarihte ilginç sayfalar oluşturuyor. Mine Saulnier'nin üslubunda biçimlenince, o günleri yeniden gündeme getiren bu kitap güncelleşiyor.

Türkiye'de bugün bile "vicdan özgürlüğü" ve "sosyal adalet" gündemin birincil maddeleri değil mi?

Bu kitap, Oksitanya'daki odun ateşinde yakılan ya da Serez Çarşısı'nda asılan insanın serüvenidir. Her zaman yinelendiği gibi insan kolayca insanlaşamadı; bugün de önümüzdeki yol kısa değil.

İlhan Selçuk
1989
.....

Önsöz

Gülün Öteki Adı tarihsel karşılaştırmalarla kültürlerin birbirlerini nasıl etkileyebileceğine işaret ediyor. Küçük Asya ve Balkanların, Hıristiyanlık ve İslamiyet içindeki mezheplerin gelişim sürecinde dönem dönem oynadıkları önemli rolü gösteriyor. Bunlar arasında devamlı ve en etkileyici olanı, şüphesiz düalist düşüncedir. Katharizm öğretisinin altyapısını oluşturan düalist düşünceye Manes'e kadar gitmeden değinmek gerekirse: Altıncı yüzyılda Ermenistan, Küçük Asya ve Trakya'da yayılan Pavlusçuluk, 870'lerde en saf haliyle Tibrike'de (Divriği) ortaya çıkıyor ve V. Konstantin'in Malatya ile Erzurum'dan tehcir ettiği halklarla birlikte Bulgaristan'a yayılıyor.

Onuncu yüzyıl ortasında Aziz Bogomil tarafından yeniden yorumlanan Pavlusçuluk, Balkan Slavları arasında yayılarak Konstantinopolis'e kadar uzanıyor. On beşinci yüzyıla kadar Bosna-Hersek'te gelişen Bogomilizm, on birinci yüzyıldan sonra özellikle haçlı orduları ve uluslararası tüccarlar aracılığıyla Batıya yayılıyor. İlgi çekici noktalardan biri de, on dördüncü yüzyılda, Fransa Krallığı'nda Katharizmin yok edildiği dönemde Philadelphia'da (Alaşehir) etkin bir Kathar Kilisesinin olmasıdır. Daha da iyisi, Alaşehir'de bulunan bir yazıttan yola çıkan I. Henri Gregoire*, dördüncü yüzyılda Küçük Asya'daki Kathar inançlarının, yedi-sekiz yüzyıl sonra Batı Avrupa Katharlarının inançlarıyla aynı olduklarını kanıtlamıştır.

Gülün Öteki Adı'nda belirtildiği gibi Simavnalı Bedreddin'in öğretisi ve hareketi daha kısa sürse de aynı topraklarda doğmuş ve yayılmıştır. Bedreddin, Osmanlı'nın yeni fethettiği Edirne yakınlarında Hıristiyan bir anneden doğmuştur. Babası da ilk akıncı Selçuklu beylerinin torunlarındandır. Babasının gözetiminde İslamiyet'i öğrenmiştir. Ama I. Mehmet tarafından sürgüne gönderildiği İznik'ten kaçtığında, önce Kastamonu ve Sinop ardından Kırım'a gittikten sonra vardığı Besarabya'da (Romanya), Hıristiyan bir prensin yanına sığınmıştır. Osmanlı karşıtı propaganda çalışmalarını Dobruca ve Deliorman'a sınır olan Besarabya'dan başlatmıştır. Aynı anda, aynı çalışmayı Manisa ve İzmir çevresindeki yandaşları Şii, Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yürütür.....

*'Henri Gregoire, "Küçük Asya, İtalya ve Fransa Katharları", Memorial Louis Petit,Bizara Tarih ve Arkeolojisi Hikâyeleri, Bükreş Fransız Enstitüsü Bizans Araştırma Merkezi, 1948, s. 142-15

Jacques Thobie
Paris-8 Üniversitesi Em. Profesörü ve İstanbul Fransız Enstitüsü Anadolu Medeniyetleri Araştırmaları (eski) Müdürü…..2000

....

Kılıçlarından kan damlayan Kuzeyli Baronlar,zırlarını şakırdatarak geldiler, Başpapaz Arnaud Amaury'nin huzurunda diz vurup sordular:

— Kathar sapkınları çoluk çocuk Beziers Katedraline sığınmış. Onları korumak isteyen dini bütün halk, Katoliğiyle, Yahudisiyle aralarına karışmış. Tanrının kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız Peder? Katharlar üstüne haçlı seferini Roma adına yöneten Başpapaz yanıtladı:

—Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.

(Beziers katliamı-Massacre at Béziers) 22 Temmuz 1209

Kavuklulardan ikincisi Şekerullah bin Şehabeddin
imiş. Dedi ki:

— Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı.
Ve bunların dahi şeri Muhammediye muhalif nice işleri aşikâr oldu. Kavuklulardan üçüncüsü şıkpaşazade imiş.
Dedi ki:

— Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?

— Cevap: Allah bilir anın çünküm biz cinin mevti halini bilmezüz..

Nâzım Hikmet

(Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)




GÜLÜN ÖTEKÎ ADI
Kathar Şövalyelerinden Şeyh Bedreddin Yiğitlerine
Mine G.Kırıkkanat -kitap




not: 
Papa III. Innocentius dönemi:

Saldırı yapılan bölge, kültürel, bilimsel, ekonomik olarak Yukarı Fransa'ya benzemiyordu. Bölgede Yunanca, İbranice ve Arapça ders olarak okutuluyor ve Endülüslerle senkronize hareket ediliyordu. Kuzeydeki asiller isimlerini yazamazken buradakiler edebiyat ile uğraşıyorlardı.

Katliamdan sonra


Bölge harap edildi, on binlerce insan kılıçtan geçirildi, canlarını kurtaranlar daha sonra Engizisyonda yargılanıp yakıldı. Avrupa üç yüz yıl daha geriye gitti.





Bu katliamı işleyen Kate Moss'un "Labirent" isimli kitabı (kurgu gerçek karışık) 2 bölüm halinde dizisi de var.





***


Türkiye güçlü bir ülkedir ve gücünün farkına vararak, tıpkı 1937 yılında imzalanan Saadabat Paktı, Balkan Paktı gibi anlaşmalar yaparak Hazar çevresi ülkeleri ve diğer bölgelerdeki ülkeler ile arasını düzeltmek zorundadır. Zaten bu ülkeler ile ilişkilerini iyi tutmadan bir çıkış yakalayamaz. Nur Sultan Nazarbayev'in de dediği gibi Türkiye, AB'ye baktığı kadar bu oluşumlara da baksa büyük bir açılım olabilir. Nazarbayev, Türkiye AB'ye sarf ettiği enerjinin yüzde 25'ini    Doğu'ya  Asya'ya  çevirse   dünyanın dengeleri değişir" diyor. Bizim bunun farkına varmamız ve Batı'yı da ihmal etmeden yönümüzü kesinlikle Doğu'ya çevirmemiz lazım. Çok yönlü bir dış politika uygulamalıyız. Batı doğuya demokrasi ihraç ederken kendine karşı blokların oluşmasına da ortam sağlıyor.   Asya'da  yeni  oluşumlar  var. Amerika  bile  'gelecek  Asya'dadır!  Diyor...

Özellikle Ukrayna'daki başarısızlıklarından sonra Batı'nın  demokrasi  çalışmaları  biraz   farklılaştı.  Türkiye SSCB'nin dağılması ile ortaya çıkan bir ülke değil. İran ve Türkiye gibi imparatorluk ülkelerinde daha farklı yapılanmalar daha geniş çalışmalar yapılmaktadır.

Herşey demokrasinin yaygınlaştırılması teziyle başladı. 1997'de Amerika Birleşik Devletleri yönetimi,    yeni bir yüzyıl için ulusal güvenlik stratejisi adı verilen bir çalışma yayınladı. Çalışmada: 'dünyanın Amerika'nın liderliğine ihtiyacı vardır.   ABD liderlikte rakipsizdir dolayısıyla dünyanın her köşesine ilgi duymaktadır'   diyor  ve Amerika'nın milli güvenliği için  kuvvetli bir askeri güce, küresel ekonomiye   ve dünyada demokrasinin yaygınlaştırılması şartına dikkat çekiliyordu. Aslında bu projenin tohumları 20 yıl önce atılmıştır. Reagan projesi diye de adlandırılan   'project democracy'   yani demokrasi projesi 1980'lerde kongrede yasalaştı. Amaç tüm dünyayı sivil toplum örgütleri marifetiyle yönlendirmek ve bunu göze batmadan yapmaktı... Bu proje kapsamında ulusal  demokrasi fonu   yani sıcak dolarlar çeşitli  merkezler  tarafından   gerekli yerlere akıtıldı..   Böylece partiler sendikalar sivil toplum örgütleri media üniversiteler vesair büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirildi. Bu Yugoslavya'da da tüm balkan ülkelerinde ve Kafkas ülkelerinde ve dünyanın birçok ülkesinde uygulamaya konuldu

Daha önce belirttiğim gibi ortadaki demokrasi anlayışı batılı ülkelerin hedefleriyle uyum içindedir. Ve bu eski bir hikâyedir. Osmanlı imparatorluğu parçalanıp güneydoğu bölgesine   ve Suriye'ye elkoyan Fransızlar  'kendilerini idare etmekten aciz bir halka  ileri bir uygarlığı hediye ettiklerinden' söz etmişlerdi. 1918'de de Mondros'da silahları bırakma anlaşmasından sonra Suriye'nin işgali bu gerekçeyle gerçekleştirilmişti.   Gürcistan  Ukrayna ve Lübnan'da sahnelenen oyun hep aynıydı.. Demokrasi projesinin en önem verdiği kurumların başında medya geliyor.1999'da amerikan kongresi Sırbistan'ın demokratikleştirilmesi için 25 milyon dolar tahsis etti. Kırgızistan'a 4 milyon dolar ayrıldı.


Demokrasi  yaygarası  koparanlar  müthiş   çifte  standartlıydılar.   Kendi ülkelerinde  azınlık kültür ve  dilleri  dinleri asla  kabul  edilmez  batı Trakya'da  rahmetli Mehmet   Emin Aga  2 günde  bir  saldırıya  uğrar  Türk demek  yasaklanırken,  'demokrasi  havarileri  Azerbaycan,   Tebriz, Kafkasya  Balkanlarda  'özgürlük  çalışmaları  yaparlar…

Karabağ soykırımın  merkezidir  hem de  100  yıldır  Kıbrıs'da   toplu  katliamlar  yapılmıştır,  Daha  40  yıl  önce  Cezayir  halkının  yüzde  15'i,  Afrika'nın  yüzde  25'i  kıyıma  uğramıştır.  Demokrasi  havarileri bunlarla  ilgilenmez….Din   özgürlüğü   diye  mangalda  kül  bırakmayanlar  tüm  dünyada  Müslüman  nüfusa  işkence  eder,  camileri  yıkar,  inanılmaz  boyutta  paralar  Evanjelist  kiliseler  emrinde  misyonerliğe   tahsis   edilir…

1800'lerin sonundan itibaren Ortadoğu'nun anahtarı. Ayrıca dinleme sistemi ECHELON'un en iyi çalıştığı 3 yerden birisi Kıbrıs. Biliyorsunuz   geçenlerde   savaş  gemilerimiz  bir  gövde  gösterisi  yaptı.  İyi  de  aynı  günlerde  'Türk'  petrol yasasıyla  petrolümüz  elimizden  kaymaktaydı.  Türkiye  öyle  bir  coğrafyada   ki,   altımız  petrol ve  maden  kaynıyor…Konya ovasına  gelip  giden   yabancı  maden arama  ekiplerinin haddi   hesabı yok.  Konyanın  altı  gümüş  deniyor. Bergama da  altın  var.  Doğumuz  petrol   kuzey   de  Bor  yatakları...

Avrupa tarihten gelen bir hazımsızlık içinde. Türkiye'yi ve Türkleri anlayamıyorlar. Bu konuda çok zorlanıyorlar, elleri o kadar kanlı ki bizleri de kendileri gibi sanıyorlar. Bunlar bütün Afrika'yı Avrupa'yı kana bulamış insanlar. Avrupa tarihi birbirini katleden dini siyasi gruplarla örülüdür.  Soykırımlar tarihi Avrupadadır. Hazreti Muhammed'e söz edenler 1572 Katolik Protestan savaşlarına bir daha göz gezdirmeliler.  Acaba neden Aziz Paul'ün tüm heykelleri eli kılıçlıdır. Avrupa  ifade  özgürlüğünde  çok  gerilerde.. 

Bugün  içimizdeki  turuncular  Avrupa'nın  kayıtsız  şartsız   çağdaşlığı  temsil  ettiğine  inananlar, 'Biz adam olmayız,  biz  geriyiz!'e  inandırılmış  zavallılar…Eğer Avrupa'da bugün olan biten daha yakından izlenirse  Türkiye  ve Doğu  ülkelerinde   Özde  çok daha büyük bir  özgürlük hoşgörü  olduğu  anlaşılır…

Düşünün bugün  Avrupa'nın yarısı  krallıkla  yönetilmektedir… Dün  Avrupanın yarısında   İspanyadan italyaya  Almanyaya  faşist  dikta  rejimleri  vardı  bazıları  1970'lere kadar  ülkelerin   başındaydı…

Bence kendi değerimizi iyi  öğrenmenin  tam  zamanı!

BANU AVAR



Aziz Pavlos







İYİ SEYİRLER,
SB.





ilgili

























26 Mart 2013 Salı

VİETNAM , FRANSA VE ABD



Vietnam ile ilgili iki güzel film "Sessiz Amerikalı" ve "Indochina"




The Quiet American

Yönetmen: Phillip Noyce , 2002 , ABD,Almanya,Avustralya

Oyuncular: Michael Caine, Brendan Fraser, Do Thi Hai Yen 

Yıl 1952... Gizemli ve egzotik şehir Saigon'da Vietnamlılar, Fransa'ya karşı yürüttükleri bağımsızlık savaşını sürdürmektedirler. London Times'in orta yaşlarındaki İngiliz muhabiri Thomas Fowler kentte bir yandan politik gelişmeleri takip ederken, bir yandan da yerel kültürü keşfetmektedir. Dini inançları nedeniyle boşanmaya yanaşmayacak olan Londra'daki Katolik eşi sebebiyle, çok sevdiği genç ve güzel Vietnamlı sevgilisi Phuong ile evlenememektedir. Yakın arkadaşı genç Amerikan ajanı Alden Pyle da Phuong'a aşık olup, onu Fowler'ın elinden almaya kalkınca herşey bir anda altüst olur. Fowler'ın sadece aşk hayatı tehlikeye girmekle kalmamış, aynı zamanda ABD'nin savaştaki rolü hakkında da rahatsız edici bilgiler öğrenmeye başlamıştır. 




Bu film Amerika'da otosansüre uğramıştır. 



***



Indochina 

Yönetmen: Régis Wargnier ,1992 - Fransa

Oyuncular: Vincent Pérez, Catherine Deneuve, Carlo Brandt

1930 -50 ler arası Fransızların Hindiçin'i sömürmesinin sona ermesi yıllarına denk gelen bir aşk filmi. Kauçuk çiftliğine sahip bekar bir Fransız kadın Éliane Devries ,himayesine aldığı Vietnamlı kız Camille ve Fransız subay Jean-Baptiste Le Guen. Aynı zamanda Hindiçin'de yaşananları gözler önüne seriyor. Emperyalizm ve kölelik.....







Indochina'dan sahneler




GELELİM VİETNAM , FRANSA VE ABD ÜÇGENİNE



İndochine, Çinhindi ya da Hindiçin, Güneydoğu Asya'da, Hindistan'ın doğusu ve Çin'in güneyinde kalan bölgedir. Çinhindi bölgesi, Myanmar, Tayland, yarımada Malezya'sı, Laos, Kamboçya ve Vietnam'ı kapsar. Bu kavram daha çok tarihte Fransız sömürgesi olan Laos, Kamboçya ve Vietnam'ı tanımlamak için kullanılır.

Birinci Çinhindi Savaşı ya da Fransa-Vietnam Savaşı, 1946 ile 1954 yılları arasında, Fransa ve destekçileri ile Kuzey Vietnam ve destekçileri arasında, Çinhindi'nde meydana gelen savaştır. Savaş sonucu Vietnam ikiye bölünmüştür.

Vietnam Savaşı ya da İkinci Çinhindi Savaşı, Doğu Bloğu ülkeleri olan Kuzey Vietnam, Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği ile ABD destekçisi olan anti-komünist Güney Vietnam ve başta ABD arasında yaşanan savaştır. Kore Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş'ın ikinci sıcak çatışması olmuştur.


Vietnam


1954’te, yüz yıllık sömürge egemenliğinden sonra, Fransa, Dien Bien Phu’da aldığı büyük yenilginin ardından Vietnam’dan çıkmak zorunda kaldı. Fransa çıkıp giderken, Ho Chi Minh önderliğindeki Vietnam Komünist Partisi iktidarı almaya hazırdı.

Bununla birlikte Çin ve Sovyetler Birliği, Fransa’nın yenilgisinin emperyalizme karşı çok büyük bir darbe olabileceğinden ve Soğuk Savaşın terör dengesini bozacağından korkuyordu. Bu nedenle, Fransız ordusunun hüsran içinde kaçmasına izin vermek yerine, Ho Chi Minh’e bağlı birliklerin ülkenin kuzeyine, Fransızların da güneye kaydırılmasını sağlayan bir anlaşmayı dayattılar. Fransa, 1956’da yapılması planlanan genel seçime kadar ülkenin güneyini yönetmeye devam edecekti. Seçimin galibi tüm ülkenin kontrolünü ele geçirecekti.

Genel seçim asla ilan edilmedi. Bunun yerine ABD’de yaşayan bir Vietnamlı olan Ngo Ding Diem Vietnam’a getirildi ve ülkenin lideri olarak atandı. ABD, yoğun bir politik, ekonomik ve askeri müdahaleyle Güney Vietnam’da yeni bir devlet yarattı. Bu devlet daha sonra Kuzey Vietnam’a saldırmaya başladı. Başkan Eisenhower daha sonra, eğer özgür seçimler yapılmış olsaydı Ho Chi Minh’in oyların %80’ini alacağını düşündüğünü söyleyecekti. (Başkan Eisenhower, Mandate for Change, s.372)

Tüm bunlar, Sovyetler Birliği’nin bir yandan Çin diğer yandan da ABD ile yürüttüğü Soğuk Savaş doruk noktasındayken gerçekleşiyordu. ABD, henüz bir başka ülkenin kendi nüfuz alanının dışına çıktığını görmeye hazır değildi.

ABD müdahalesinin arkasında geleneksel emperyalist çıkarlar da yatmaktaydı. 1954 gibi erken tarihte, “ABD Haberleri ve Dünya Raporu”nda, ABD Niçin Hindiçin’de Bir Savaşı Göze Alıyor adlı bir makale yayınlandı. Söz konusu makalede şunlar söyleniyordu: “Dünyanın en zengin bölgelerinden birisi, Hindiçin’de zafer kazanana açılacak. Amerika’nın artan ilgisinin ardında yatan şey budur … bu savaşın gerçek nedenleri, kalay, kurşun, kauçuk, pirinç gibi kilit stratejik temel ürünlerdir. ABD bu bölgeyi her ne yolla olursa olsun kontrol altında tutmayı düşünüyor.” (4 Nisan 1954)

Kuşkusuz ucuz işgücü konusu da söz konusuydu. Business Week’in (20 Nisan 1963) sözleriyle: “40’ların sonundan itibaren ve 50’lerden günümüze artan bir şekilde, bir sanayi dalından diğerine Amerikan şirketleri dış gelirlerinin giderek artığını keşfediyorlardı. Gelirleri genelde dışarda ABD’dekine göre esasen daha yüksekti.” 

Bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü ücretler ABD’deki ücretlere göre çok çok düşüktü.

Güney Vietnam’da Komünist Parti, Diem ve ABD’ye karşı savaşmak için bir gerilla ordusu (NFL) örgütledi. 1968’deki Tet Saldırısına kadar, NFL Güney Vietnam’daki en büyük Amerikan karşıtı silahlı güçtü. Halk arasındaki, özellikle de kırsal alandaki kitlesel desteği sayesinde, NFL ani saldırılar yapıp hızla ortadan kaybolabiliyordu. Bu, CIA’in, halkın NFL’yi korumasını, ona yiyecek vermesini ve yeni gerillalar vermesini engellemek maksadıyla Vietnam halkına terör uygulamasına yol açtı. 1967’den itibaren, tüm aile fertlerinin öldürülmesi, CIA’in anti-terör uygulamalarının bütünsel bir parçası olmaya başlamıştı. (Fragging Bob, Douglas Valentine.)

Güney Vietnam ordusunun gerillaları yenilgiye uğratamayacağı belli oldukça, ABD savaşın içine daha derinlemesine dalmak zorunda kaldı. Vietnam’a silahlı Amerikan müdahalesi 1963’te başladı. ABD başkanı Lyndon B. Johson, Kuzey Vietnam’ı ilk bombalama emrini o yılın Ağustosunda verdi. Altı ay sonra, “Gök Gürlemesi” harekâtı –Kuzey Vietnam’ın bombalanması– başladı. Tek başına bu harekâtta, Vietnam’a, İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan tüm bombalardan daha fazla bomba atıldı. Bu, Vietnam’daki her bir erkek, kadın ve çocuğun başına yaklaşık 150 kilo bombanın düşmesi demekti. Bu savaşta iki milyon Vietnamlı ve 50.000’den fazla Amerikan askeri ölecekti. Kimyasal silahlar, ülke yüzeyindeki bitki örtüsünün %10’unu tahrip edecekti.

ABD hükümeti, ormandaki yaprakların altına saklanan Vietnamlı gerillalarla savaşırken kimyasal silah kullanmakta tereddüt etmemişti. Açıktır ki, onlar için kimyasal silahlar sadece kendileri tarafından kullanılmadığı zaman kötüdür.

Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 1963’te 23.300 iken 1966’ta 184.000’e çıkartıldı. Ocak 1969’da Vietnam’daki Amerikan askerlerinin toplam sayısı en yüksek değerine, 542.000’e ulaştı. Buna rağmen ABD ordusu, Vietnam’a boyun eğdiremedi.
31 Ocak 1968 gecesi, Kuzey Vietnam ordusu ve NFL, Tet Saldırısına girişti. NFL yeni yıl şenlikleri için ilan ettiği ateşkesi bozdu ve Amerikan ordusunu Khesan bölgesindeki bir saldırıyla oyaladıktan sonra, içlerinde Güney Vietnam’ın başkenti olan Saygon’un da bulunduğu yüzden fazla şehre girdi.

Amerikalılar gafil avlanmışlardı. Saldırı sırasında, gerilla ordusu ABD elçiliğini dahi ele geçirmeyi başardı. NFL, ilişkileri ve casusları aracılığıyla, silahları, cephaneyi ve patlayıcıları saldırıda kullanmak üzere gizli bir yere saklamayı başarmıştı. Sabah 3:15’te bir grup gerilla, taksiyle elçiliğe geldiler. Beş dakika içinde görevli beş muhafızı öldürmüş ve binayı ele geçirmişlerdi. Gerillalar ayrıca Güney Vietnam ve Amerikan ordusuna ait karargâhları ve Saygon Havaalanının kuzeyinde yer alan Bienhoa’daki büyük Amerikan üssünü de ele geçirdiler. Saygon’daki ana radyo istasyonuna saldıran on dört gerilla, 18 saat boyunca kuşatma altında kaldıktan sonra kendilerini bina ile birlikte havaya uçurdular.

Taarruzun boyutu ve alanı Amerikalı generalleri şaşırtmıştı. Generallerden biri saldırıyı, her baskın sırasında lambaların yandığı bir pinball topunun hareketine benzetiyordu. Hiç şüphe yok ki bu tarihteki en cesur askeri saldırılardan birisidir. 1967 Eylül ayında, savaşın askeri bir çıkmaza girdiğini ve bunun değiştirilmesi için bir şeylerin yapılması gerektiğini anlayan Kuzey Vietnamlı general Giap, o günden itibaren bu saldırıya hazırlanmıştı.

Bununla birlikte saldırı askeri bir başarı değildi. NFL 50 binin üzerinde, Amerikalılar ve Güney Vietnamlılar ise 6 bin insan yitirdiler. Buna ilaveten NFL, Güney Vietnam’daki komuta kademesinin büyük bölümünü kaybetti. Birkaç gün içinde işgal ettikleri yerlerden çekilmek zorunda kaldılar. 

Tet Saldırısı Vietnam Savaşı sırasındaki gerilla faaliyetinin doruk noktasıydı, fakat aynı zamanda savaşın geri kalan kısmında marjinalleşmesinin de başlangıcıydı.

NFL, Tet Saldırısının şehirlerdeki kitleler arasında bir ayaklanmanın kıvılcımı olacağını ummuştu. NFL’nin Stalinist liderleri, musluk açıp kapar gibi bir kitle hareketi yaratmayı düşünürken yanılıyorlardı. Ayaklanma çok sınırlı kaldı. Tet Saldırısından sonra, ABD’ye karşı yapılan mücadelenin büyük bir kısmını düzenli Kuzey Vietnam ordusu yürüttü.

Sonradan görüldüğü üzere, Tet Saldırısı farklı türden bir dönüm noktasına yol açarak, Amerikan işçi sınıfının düşüncesini güçlü bir şekilde etkiledi. İlk defa böylesine büyük bir savaşta, televizyonun gücü ortaya çıktı. Elli milyon insan savaşın getirdiği yıkımı izledi. ABD hükümeti artık savaşı temiz, basit ve kolay kazanılan bir şey olarak sunamaz hale geldi. Song My (My Lai’deki ufak bir kasaba) katliamına ilişkin gerçekler sonradan medyaya sızmaya başladığında, birçok insanın savaşla ilgili görüşleri tamamen değişti ve ülke içi muhalefette patlamalı bir artış yaşandı.

Bir grup Amerikan askerinin Güney Vietnam’da küçük bir köyü işgal ettiği 16 Mart 1968 sabahında yaşananların gerçek hikayesi 13 Kasım 1969’a kadar su yüzüne çıkmadı.

Adam Silverman ve Kristin Hill, My Lai Katliamı: Bir Amerikan Trajedisi adlı eserde olayları şöyle anlatıyorlar:

“Amerikan askerleri, sığırlar, tavuklar, kuşlar ve daha da kötüsü siviller dahil olmak üzere hareket eden her şeye ateş ediyorlardı. Köylüler herhangi bir direniş göstermiyordu; fakat askerler kulübelere el bombası atmaya, emirler yağdırmaya ve herhangi bir ayrım gözetmeksizin öldürmeye devam ediyorlardı. Vahşet sabah boyunca devam etti. Bebekler öldürüldü, çocuklar vuruldu ve kadınlar vurulma tehdidi altında tecavüze uğradılar. Çok geçmeden 500 sivil ölmüş halde yerde yatıyordu. Fakat işleri bitmemişti… bundan sonra sıra köyün yakılmasındaydı. Cesetler, evler, erzaklar, yiyecekler; her şey yakılıyordu.”

Yüksek rütbeli subayların hem katliamdan hem de olayın örtbas edilmesinden suçlu oldukları ortaya çıktı. Fakat en sonunda dört asker mahkemeye çıkarıldı ve sadece birisi, Calley mahkûm oldu. O da üç yıllık ev hapsinden sonra Başkan Nixon tarafından affedildi.

Song My, tüm temel insan haklarının çiğnendiği en vahşi örneklerden birisiydi, fakat münferit bir vaka değildi, sivillerin öldürülmesi ve tacizi yaygın bir durumdu. Christopher Hitchens, Henry Kissinger Davası adlı yeni kitabında bunun boyutuna ilişkin bir ipucu veriyor. Yazar kitapta, ABD ordusunun 1969 başlarında gerçekleştirilen “Hızlı Ekspres” operasyonu sırasında 10.899 düşmanı öldürdüğünü kabul ettiğini, fakat sadece 784 adet silah ele geçirildiğini yazıyor.

Tet Saldırısının ardından, ABD ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger kamuoyundaki değişimin sonuçlarını kavramıştı. 

“Harekâtımızın ne kadar etkili olduğundan bağımsız olarak, mevcut strateji artık belirtilen zaman içinde veya Amerikan kamuoyuna makul gelen düzeyde bir kuvvetle hedeflerine ulaşamaz.”




ABD’nin sanayileşmiş ülkeler arasında en az küçük-burjuvaziye (nüfusa oranla) sahip ülke olduğunu, işçi sınıfının Amerikan nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturduğunu unutmayalım. Bu nedenle Kissinger kamuoyundan bahsederken işçi sınıfından bahsediyor, bir avuç öfkeli üniversite öğrencisinden değil.

Çünkü Vietnam’da barışın gerçekleşmesine vasıta olanlar ne protestocu öğrenciler (öğrenciler askere alınmıyorlardı) ne de entelektüellerdi. Vietnam ordusunun askeri başarıları da değildi. Savaşa son veren, herkesten çok, üniforma giymiş ya da giymemiş durumdaki Amerikan işçi sınıfıydı.

1975’te, 28 yıllık savaştan sonra emperyalizm Vietnam’dan tamamen atıldı. 

Şimdi ABD emperyalizmi tekrar savaşa gitme tehdidinde bulunuyor. Acaba Amerikan işçi sınıfı bir kez daha onu durdurmanın vasıtası olacak mıdır ?


Jonathan Clyne
1 Ekim 2002



Amerikan liderlerinin ;
Sadece Vietnam, Irak ve Filipinler’de işlediği suçlar yüzünden , 
"KÖTÜ ve DİKTATÖR "dedikleri kişileri  "MELEK" yapar.



Vietnamlı esirlere ABD askerlerince yapılanlar


30 MART 1965 Ho Chi Minh Kenti yani SAYGON/Saigon - Bir bombalama olayı, 2 Amerikalı ve Birçok Vietnamlı öldü. Bu bombalamayı CIA'nın yaptığına dair iddialar vardı.! (Doğrudur !) 


Napalm bombasının etkisiyle yanmış Vietnamlı bir ÇOCUK 




Savaşı başlatan Kuzeyliler değil CIA idi. 
Taktik hiç te yabancı değil ....


İyi izlenceler
SB.

 ***



Hırsızların Adası Guam ve ABD
link