Translate

Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2016 Pazar

Medea ve Altınpost






BEYAZ PERDENİN BÜYÜSÜ İLE TÜRKİYE 'DE ÇEKİLMİŞ FİLMLER

MEDEA - 1969
PİER PAOLO PASOLİNİ....
İTALYA-FRANSA-BATI ALMANYA
MARİA CALLAS, MASSİMO GİROTTİ, LAURENT TERZİEFF




Film ; daha küçük bir çocuk olan Jason’a Centaur’un gerçeklerden bahsedişi, öğüt verişi ile başlar. Bir nevi derstir bunlar ve Jason büyüyene dek devam eder. Bu açılış sahnesinde mekandan çok Centaur ve büyüyen Jason ön plandadır; aynı zamanda doğa ve tanrıya dair yönetmene ait düşüncelerin ilk ipuçları vardır.


Colchis olarak seçilen yer Kapadokya'dır. Film, uzunca sayılabilecek bir süre , her baharda yapılan toprağa kurban sunma ritüeli ile devam eder. 


Bu ritüel, Donna Rosenberg’in Dünya Mitolojisinde anaerkil toplum başlığı altında anlatılan şu törenin aynısıdır: “…….Her bahar, yeni ekinlerin tohumları ekildiğinde, çok büyük bir dini törenin parçası olarak bir önceki yılın kutsal kralı kurban edilecektir. Ana tanrıçanın rahibeleri, onun bereket güçlerine sahip olabilmek için, onun etini yiyecek ve yine bereketli olabilmeleri için tarım alanları ve çiftlik hayvanları onun kanıyla sulanacaktır. Sonra, dini bir törenle, kraliçe gelecek yıl için yeni bir kutsal kral alacaktır.”


Bu kez Iolcus (Harran) ’a gideriz. Jason, amcası Pelias’a gelir ve krallık üzerindeki hakkını, hatta kral olmayı ister. Pelias, ona ancak tüm kent krallıklar için gücün sembolü olan Altın Boynuz’u kendisine getirdiği takdirde haklarını verebileceğini söyler. Jason ve adamları (Argonotlar) Altın Boynuz’u aramaya girişirler. Bu kısımda Argonotların yaptığı saldırılar (Kapadokya), gasplar şöyle kabaca gösterilir. 


Tekrar Colchis’e döneriz. Medea’nın Altın Boynuz’u kaçırmakta Jason’a yardım edişi, kaçarlarken kardeşini öldürerek parçalara ayırışı olanca doğallığıyla anlatılır. Jason, Iolcus’a döner ve Altın Boynuz’u Pelias’ın önüne atarak, güç ve iktidar bunda mıydı der ve bu tür dertleri olmadığını belli eder. Daha sonra Medea ile Corinth’e (neresi olduğunu bulamadım,sb.) yerleşirler. Aradan yıllar geçer; Medea, Jason’ın artık kendisine ilgi göstermediğini fark eder ve onun peşinden gider. Jason’ın kendisini aldattığını farkeder. Kızgınlığı hiddete dönüşür ve ardından öykü yeniden birebir canlandırılır.


Medea, çocuklarını kullanarak, kralın kızını lanetler. Kral onu ülkesinden kovar , Medea kabul etsede öcünü almadan gitmeyecektir.!




MEKAN : KAPADOKYA , HARRAN
MÜZİK : TÜRK ,YUNAN VE ŞAMAN EZGİLERİ













BERLİN PERGAMON MÜZESİNDE BİR MERMER MEDEA LAHTİ






MEDEA’NIN KRAL CREON’UN KIZINA HEDİYELERLE GÖNDERDİĞİ ÇOCUKLARI, JASON VE HİZMETLİ ,AYRICA JASON’UN ELİNDE GELİNCİK ÇİÇEKLERİ VAR,ÖLÜMÜ SİMGELER



KRAL CREON VE KIZI ACILAR İÇİNDE KIVRANIRKEN VE JASON BAKARKEN




MEDEA İKİ OĞLUNU ÖLDÜRÜRKEN




MEDEA’NIN EJDERHA ARABASIYLA KAÇIŞI



JASON İKİ BOĞAYI KONTROL EDERKEN




Jason ve Sakallı bir askeri









Yunan Mitolojisinin Trajik Figürü Medea


Sanatta günümüze kadar güncelliğini yitirmeyen Medea, Yunan mitolojisinin sıradışı bir kadın karakteri olarak ilk İÖ 5.yy eskiçağ tragedyalarının birinde, Euripides’in eserinde görünür. Bu tiyatro oyununda canlanan figür bir taraftan doğaüstü güçlere sahip bir büyücü diğer taraftan ürkütücü kaderiyle yalnız başına kalmış bir yabancıdır. İÖ 1.yy sonu ve İS 1. yy başlarında ise iki eskiçağ yazarı, ozan Ovidius ve filozof, devlet adamı ve yazar Seneca tragedyalarında Medea’yı anlatmışlardır.


Argonatlarla birlikte Medea’nın mitosu oldukça uzun ve bazı kısımlarında farklı versiyonlar gösterse de temel öykü şöyledir: Medea Karadeniz’in doğusunda, Kolkhis ülkesinde (bugünkü Gürcistan) doğup büyüyen bir kral kızıdır. Kaderini belirleyecek olayların dizisi burda başlar. Yunanistan’dan kalkıp, Kral Aietes’in koruması altındaki ‘Altın Post’un peşine düşen Argonatlardan Iason’a yardım ederek babasına karşı gelir. Hazineyi koruyan yılanı büyüleyip öldüren Medea’a bundan sonra Iason’a her işinde yardım edecektir. Aphrodite yüzünden aşktan gözü hiçbir şeyi görmeyen prenses sanki Iason’un maceralarında önündeki engelleri kaldırmak için Aphrodite’nin planının bir parçası oluvermiştir. Amaçlarına ulaşır ulaşmaz çift Argonatlarla birlikte olasılıkla yanlarına Medea’nın kardeşi Apsyrtos’u da rehin alarak kaçarlar. Yolda peşlerine düşen kral Aietes’i durudurmak için Medea kardeşini parçalara ayırıp denize atar.


Argos gemisiyle devam eden kaçışta sonunda Iason’un ülkesi Iolkos’a ulaşırlar. Burada Medea kocasının rakibi Kral Pelias’ın kızını kandırarak babasını gençleştirme vaadiyle bir kazana parçalar halinde koyar. Fakat büyülü sözleri bilerek kullanmaz. Kralın kızını baba katili yaparak Pelias’ı tekrar canlandırmadan Iolkos ülkesini terkederler. Bundan sonraki durakları Medea’nın artık kaybeden taraf olduğu için Korinthos olacaktır. Euripides mitosu bu bölümünden itibaren ele alır.


Çift Korinthos’ta on yıl yaşar. Ülkesinden uzakta Medea’nın Iason’dan birçok çocuğu olur. Iason, Korinthos Kralı Kreon’a yakınlaşmak için ve Medea’ya da artık ihtiyacı kalmadığını düşünerekten kralın kızı Kreusa (diğer ismiyle Glauke) ile evlenmeyi planlar. Terkedilen Medea şifa gücünü bitkilerden ilaçlar yapmak yerine bu kez bir zehir için kullanır. Öç alma duygusuyla yanıp tutuşarak ölümcül zehirle hazırladığı elbiseyi kendi çocukları aracılığıyla yeni geline düğün hediyesi olarak verdirtir. Kreusa’nın bedeni zehirli elbisenin altında yanarak can verir, babası da kızına yardım ederken ölür. Çocukları ya Korinthliler tarafından ya da Euripides’in anlatısındaki gibi Medea’nın kendisi tarafından öldürülür. İhanet ve terkedilmişlik içinde Medea Iason’un hayatını mahvederek öcünü almıştır.


Medea tekrar kaçak durumuna düşer. Büyük babası Helios’un ona gönderdiği kanatlı ejderhaların çektiği büyülü bir arabayla Korinthos’u terkeder. Mitosun bundan sonraki kısmında Medea Atina Kralı Aigeus’a sığınır. Çocuksuz kralla evlenerek ona Medos isminde bir oğlan verir. Böylece hikâye başladığı yere geri döner. Kolkhis Prensesi, yıllarca süren bir yerden bir yere sürüklenmelerden sonra ülkesine yerleşir ve oğlu Medos tahta çıkarak kral olur.


Eskiçağ sanatında Medea mitosunu gösteren sahneler daha çok vazo resimlerinde ve lahit kabartmalarında karşımıza çıkar. Klasik dönem vazolarından bir Hydria üzerinde Medea karşısındaki bir erkek figürün eşliğinde altında ateş yanan üçayaklı kazan içerisindeki bir koçu gençleştirken betimlenir. Başka vazo sahnelerinde benzer akt tekrarlanır: kazanın içinden çıkan genç insan figürleri gibi. Kırmızı figürlü bir krater üzerinde ise Medea Helios’un ejderha arabasıyla kaçarken betimlenmiştir. Sahnenin altında bir köşede çocukların cesetleri başında yas tutan dadı, diğer köşede Iason yukarı doğru karısına bakarken canlandırılmıştır.


Roma sanatında Antoniuslar zamanına tarihlenen ünlü ‘Basel Lahti’ belki de Medea ikonografisinin anlatan en güzel kabartmalı eserdir. Uzun ön yüzde sahnenin sol tarafında olayın öncesi anlatılır; kenarda Iason klasik Yunan heykelleri pozunda dururken, onun önünde çocukları yeni geline zehirli elbiseyi getirirken canlandırılmıştır. Devamında gelin tahtında oturan Kreusa kendisini bekleyen ölümden habersiz görülmektedir. Sahnenin ortasında, yani merkezinde Kral Kreon başını tutarak, vücudundan alevler çıkan kızı Kreusa’ya doğru atılır. Hemen yan tarafta Medea kanatlı yılan gövdeli bir yaratığın çektiği arabaya ayağını atmış, dadının çaresiz bakışları altında bir omuzunda çocuklarından birinin ölü bedeniyle arkasına dönüp sebep olduğu dramatik olaya bakmaktadır. Benzer komposizyon kurgusunu Berlin Pergamon Museum’da bulunan ve İS 2. yy ortalarına tarihlenen başka bir mermer lahitte görmek mümkündür.


Medea mitosu sahne sanatlarından opera için 17. yüzyıldan beri malzeme oluştururken, resimde daha çok 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Fransa’da ortaya çıkan Sembolizm sanat akımında Gustav Moreau, Frederik Sandys veya John William Waterhouse gibi birçok ressama konu olmuştur. Literatürde ise 14.yy. dan günümüze kadar Medea motifini işleyen uzun bir yazar listesi karşımıza çıkar. Çağımızın Avrupa edebiyatı için eski Doğu Almanya’nın tanınmış yazarlarından Christa Wolf en iyi örneklerden birini oluştur. Wolf bu mitolojik karakteri ataerkil kuralları da sorgulayarak toplumsal kritik gözüyle işler. Burada Medea ne kardeşini ne de çocuklarını öldürür. Fakat Korinth Kralı sarayındaki bu barbar prensesin kadınlar arası dayanışmayı örgütlemesinden korkarak kente asılsız haberler yayar. Korinth halkı onu suçlayarak sürgüne gönderir. Wolf, toplumun Medea’ya yüklediği veya dayattığı rollerden sıyrılıp başka bakış açısından yeni bir hikâyeyi sorgulamayı dener.


Homeros’un ünlü destanı Odysseia’da rastladığımız teyzesi Kirke gibi büyücü olan Medea erkekleri gençleştirebilmesi yanında aynı zamanda bitkilerden ilaçlar yapabildiği için bir şifacıdır. Hem büyücü hem de bağımsız bir kadın olarak Medea, Kirke gibi isole bir adada yaşamak yerine yaşamın içerisinde olmayı seçmiştir. Âşık olur, babasına ve ülkesine ihanet eder, evlenir ve anne olur. Zayıf karakterli Iason tarafından kullanılır. İlk aşkı kocasına her işinde yardım eder. Ancak ihanete uğrar. Bütün bunların ardından ülkesinden uzakta, sığıntı ve dışlanan durumuna düştüğü Korinth’te Iason’un sırt çevirmesi Medea’ya kıskançlık, öç ve cinnet duygularını yükler. Bunlar yetmezmiş gibi, tragedyada cinnet geçiren anne rolü de eklenerek kendi çocuklarının katili olur. Acaba Euripides Medea’yı evlat katili yaparak eserinin sahnede daha sarsıcı olmasını mı istemiştir? Hem Yunan mitolojisi hem de antik yazarlar yabancı kökenli Medea’ya barbar sıfatıyla (Amazon kraliçesi Penthesileia gibi) bunca acımasızlığı bir solukta yakıştırmış olmalılar. Bununla beraber Euripides Medea’yı insani özellikleriyle ön plana çıkarak iç dünyasına psikolojik bir açıdan bakmamıza da izin verir. Çocuklarını öldürmeye karar verirken yer yer iç hesaplaşmalarına şahit oluruz.


Hayal kırıklığı içinde terkedilmiş Medea aynı zamanda vatansız (heimatlos) kalır. Onun trajik kaderinde sürgün sadece kısa süreli bir çözümdür. Iolkos’dan başlayan ve Atina’da biten kaçışlarında onu sığıntılık, dışlanmışlık ve yabancılık takip eder. Doğaüstü güçlerine rağmen (Troia’nın kâhin Prensesi Kassandra gibi) yaşamında mutluluğu garantilemek mümkün olmamıştır. Güzellik, yetenek, zenginlik ve statü (kral kızı ve tanrısal soy) Medea’ya mutluluğu sunmaya yetmemiştir.


Medea’nın mitosu içindeki birçok motif bugün kadınların yaşamına ayna tutmaktadır. Kolkhis Prensesi, erkeklerin ön planda olduğu kahramanlık çağında var olmuştur. Erkeklerin de kusurları çoktu, ancak bu onların insani yanlarının doğal parçasıydı ve kahraman olmalarına engel değildi. Ne de olsa zaman, erkeklerin kahramanlıklarının yüceltildiği bir zamandı. Her ne kadar ataerkil Yunan toplumunda kadının statüsü yanında bir ’Kadın kahraman (Heroine)’’ tanımlanması pek kullanılmasa da, Medea mitolojide az sayıdaki dişi kahramanların öyküleri içinde hemcinslerinin bağımsızlığını canlandırır.   (Bibliotech'ten alıntıdır.)



NOT: Euripides' 490/480 ve 407/6 M.Ö. arasında Atina'da yaşadı. Üç Atinalı tragediyalıların en sonuncusudur (diğer ikisi Aiskhylos ve Sofokles) ve çalışmalarının 18'i bugüne kadar gelmiştir . Medea ilk kez M.Ö. 431 yılında sahnelenmiştir.







BATUM / GÜRCİSTAN
MEDEA’NIN ELİNDE ALTINPOST İLE 
BİR BRONZ HEYKELİ 



Argonotların Kafkasya'ya altın post aramaya gitmeleri boşuna değildir. Altın postu ele geçirmek Yunan'da "iktidarı almak" demektir. Yunan'da iktidar olmanın koşulu da Doğu ile ilişkilerde rol sahibi olmaktan geçmektedir. 


Yani, Altınpost gücü, bilgiyi, ilimi temsil eder ve Sumer geleneğidir.






İYİ SEYİRLER,
SB.
























26 Haziran 2014 Perşembe

Bakire Kraliçe’nin ’bekáretini’ Osmanlı Padişahı korudu!








"Altın Çağ" filmindeki "Bakire Kraliçe" 
I. Elizabeth sadece bizde değil, İngiltere’de de gündemindeydi.


Bunun başlıca nedeni, İngiltere’de dinin ve milliyetçiliğin yükselişe geçmesi. Bu çevreler "kutsallık" mertebesine çıkardıkları "Bakire Kraliçe"yi özlemle anıyor. Ve dolayısıyla bu durum "Bakire Kraliçe" dönemine ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bizim açımızdan ilginç olan ise, bu tartışmaların merkezinde biz Türklerin olması.

"Bakire Kraliçe"yle ilgili tartışmalara geçmeden önce yazımıza bir tespitle başlayayım:

Deniyor ki, "Altın Çağ" filminde I. Elizabeth "Türk Sultanı’yla mı evleneyim" sözünü müstehzi bir ifadeyle söyledi! 

Sanıyorum kendisiyle alay ediyordu! Ya da filmi çekenlerle!


"Bakire Kraliçe" (1533-1603) 16. yüzyılda yaşadı.

Bu yüzyılda Osmanlı Devleti bir dünya imparatoruydu; Mısır, Tunus, Libya, Cezayir, Yemen, Hicaz, Suriye, Kıbrıs, Azerbaycan, Gürcistan, Kırım, Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Yunanistan vs Osmanlı’nın hákimiyet alınıydı. Osmanlı kara ordusu Viyana kapılarında, donanması Fransa Nice kıyılarındaydı. Karadeniz ve Kızıldeniz tamamen Türk iç denizi, Akdeniz ise "Türk Gölü"ne dönüşmek üzereydi. 

Böyle bir imparatorluk karşısında, sosyal ve politik meselelerle uğraşan; İspanya’nın her an yutmaya hazır olduğu bir İngiltere Kraliçesi, Türk Padişah’ından alay eder gibi bahsedecek öyle mi? Hadi oradan!

Kraliçe I. Elizabeth biyografisine geçmeden önce dönem şartlarını bilmemiz gerekiyor. Bunun için ise bir aşk hikáyesi hakkında bilgi sahibi olmamız şart!



TENİ BEYAZ DİYE İDAM EDİLECEKTİ

I. Elizabeth’in babası VIII. Henry farklı bir kraldı. 1491’de dünyaya geldi. 11 yaşında, İspanya Kralı Ferdinand’ın dul kızı Catherine d’Aragon ile evlenmesine karar verildi.

18 yaşında hem kral oldu hem de dünya evine girdi. 25 yaşında Anne Boleyn adlı genç bir kıza aşık oldu.

Evlenmek istedi. Ama...

Ama İngiltere, Batı Avrupa ülkeleri gibi Katolik’ti.

Katoliklerde boşanma ancak Papa’nın izniyle olabiliyordu.

Henry, Papa'dan boşanmak için gereken izni alamadı. Katolik İspanya'nın kralı da bu boşanmaya karşı çıktı ve Kraliçe Catherine aracılığıyla İngiliz sarayındaki ağırlığını sürdürmek istedi. Papa'ya baskı yaptı. 

Diğer yanda Kral Henry de İspanya’nın, içişlerine müdahalesinden rahatsızdı.

Sonuçta: Bir yıl önce Martin Luther'in tüm kitaplarını yaktıran, Protestanları idam ettiren ve bu nedenle Papa tarafından "Dinin Savunucusu" unvanını alan Kral Henry, yeni bir kilise ve mezhep kurdu: Anglikanizm. 

Görünür neden aşk gözükse de, iki ülke arasındaki kıyasıya çekişme, İngiltere reformlarını ateşleyen fitil oldu. Böylece Avrupa’da doğmakta olan Rönesans İngiltere’ye geldi. 

Bu gelişmenin bir diğer boyutu ise, İngiltere’de burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıydı; bu yeni üretim biçimi kendi değerlerini topluma kabul ettirmek istiyordu.

"Reformist" Kral Henry bu arada áşık olduğu Anne Boleyn ile gizlice evlendi.

Aynı yıl, 7 Eylül 1533’te I. Elizabeth doğdu.

Ancak şansızdı: Teninin fazla beyaz olması nedeniyle hayalet olduğu söylenerek celláda teslim edildi. Elizabeth, annesi Boleyn sayesinde kurtarıldı.

Elizabeth kurtarıldı ama annesi üç yıl sonra, başka erkeklerle zina yaptığı gerekçesiyle kafası uçurularak idam edildi. 

Kral Henry on gün sonra Jane Seymour ile evlendi.

Jane Seymour, bir yıl sonra Kral Henry’e en büyük armağanı verirken; Prens Edward’ı doğururken öldü.

Kral Henry 1543’te ölünce, Edward 9 yaşında, "VI. Edward" olarak tahta çıktı. VI. Edward 16 yaşında çocuksuz olarak ölünce, I. Elizabeth'in diğer üvey kardeşi (Kraliçe Catherine’in kızı) I. Mary, Kraliçe oldu. İlk kez İngiltere tahtında bir kadın oturdu.

I. Mary de çocuksuz öldü ve böylece I.Elizabeth 17 Kasım 1558 tarihinde 25 yaşındayken tahta çıktı.

Evet, bu bilgilerden sonra Kraliçe I. Elizabeth’in "müstehzi ifadeyle konuşması" meselesine gelebiliriz...



OSMANLI TARİHİNİ DEĞİŞTİRDİ

Önce bir olgu:

16. yüzyıl boyunca en güçlü Hıristiyan devleti İspanya idi.

Osmanlı ise yazdığım gibi bir dünya deviydi.

Bu iki süper güç yüzyıl boyunca birbirleriyle çatıştı. 

Osmanlı siyaseti gereği, Katolik İspanya’ya karşı, hep Protestan Hıristiyanların koruyucusu oldu.

İspanya tahtında Kral II. Felipe (1527-1598) vardı. Sadece İspanya’nın değil Sicilya, Napoli, Portekiz ve Hollanda’nın da hükümdarıydı. Venedik, Ceneviz, Malta kontrolü altındaydı.

I. Elizabeth’in üvey kız kardeşi Mary ile dört yıl evli kaldı.

Mary ölünce tahta geçen Kraliçe I. Elizabeth ile de evlenmek istedi. Olmadı.

İspanya, İngiltere üzerindeki nüfuzunun bitmesini, hele hele Protestanlığın gelişmesini istemiyordu. "Bakire Kraliçe"yi gözüne kestirdi!

I. Elizabeth’i zor günler bekliyordu. Kendisi ve ülkesi tehdit altındaydı.

İmdadına Osmanlı yetişti.

Osmanlı, önce İngiliz ticaretini destekledi. 11 Eylül 1581 anlaşmasına göre, İngiliz gemileri Akdeniz’deki Türk limanlarına rahatça girip ticaret yapabilecekti.

İspanya Kralı II. Felipe, Osmanlı’yı karşısına almak istemedi; ince bir diplomasi yürütüp, "barış çubuğu" içmek istedi. 

Bu hal, Fransa ve İngiltere’yi korkuttu; biliyorlardı ki Osmanlı yanlarında olmazsa, İspanya onları yutardı.

Osmanlı, II. Felipe’e yüz vermedi. İngiltere’nin koruyuculuğuna devam etti. İlk İngiltere elçisi William Harborne, 26 Mart 1583’te İstanbul’a gelerek göreve başladı.

O tarihlerde Osmanlı tahtında Sultan III. Murad (1546-1595) vardı. Osmanlı, topraklarını genişletmeyi sürdürdü: Fas, Lehistan, Tebriz ve Şirvan gibi İran’ın bir bölümü vs.

Kraliçe I. Elizabeth, Osmanlı yönetiminin gönlünü hoş etmek için, yalnız padişahı değil, padişahın annesi Valide Sultan Nurbanu’yu, eşi Safiye Sultan’ı, hocası Sadeddin Efendi’yi, vezirlere, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa gibi komutanları hediyelere boğdu. Mektuplarında, "putperest" dediği Katoliklere karşı Türk yardımı istedi. Kendini İslam’a yakın göstermek için, Protestanlıkta da tıpkı Müslümanlıkta olduğu gibi resimlere ibadetin yasak olduğunu yazdı.


III. Murad yanıt mektubunda şöyle dedi:

"Siz dahi südde-i sa’adetime ita’at ve inkıyada sabit-kadem olup, ol caniblerde vakıf ve muttali olduğunuz ahbarı arz ve ila’m etmekden hali olmıyasız."

Kısaca, "siz büyük bir mutlulukla Osmanlı’ya bağlandınız, gerisini merak etmeyiniz" diyordu.

Osmanlı desteğini alan I.Elizabeth, 1588’de "İspanya Armadası" denilen deniz savaşında İspanya’yı yendi. Osmanlı donanması bu savaş sırasında İspanyol gemilerini Akdeniz’de oyaladı ve savaşın, dolayısıyla tarihin seyrini değiştirdi.

Bu savaş sonrasında İngiltere büyük bir güç olarak tarih sahnesine çıkarken, Protestanlık artık durdurulamaz oldu.



TARİH YENİDEN YAZILIYOR

Gelelim bugüne:

İngiltere’de tarih kitaplarının yeniden yazılması gündemde.

Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Trevor Philips, Türkler’in, İngiltere-İspanya Savaşı’nda Kraliçe I. Elizabeth’i kurtardığını, bunu tarih kitaplarına yazmak gerektiğini söyledi. 

İngiliz Daily Mail gazetesi, "Şimdi de azınlıkları mutlu etmek için mi tarih kitaplarımızı değiştireceğiz" başlığını attı. 

İngiliz milliyetçileri, "İngiltere tarihi şanlı zaferlerle doludur, kimsenin yardımına ihtiyacımız yok" diye tepki gösterdi. 

Yani mesele döndü dolaştı yine bizim başımıza "patladı!"

Londra Üniversitesi’nden Jerry Brotton, Kraliçe’nin, Osmanlılardan yardım istediği mektubu, 2004 yılında ortaya çıkardı. Ancak bu belgeye karşı çıkanlar da oldu. Dr. Simon Adams, "Mektup 1585’te yazılmış. Yani savaştan tam üç yıl önce" diyordu.

Tartışmalar hala sürüyor...

Sonuç olarak, kim ne derse desin, hangi filmi nasıl çekerse çeksin; I. Elizabeth bekasını, yani kalıcı olmasını ve ölümsüzlüğünü Osmanlı Padişahına borçluydu!

’Bakire Kraliçe’ istese Osmanlı Padişahı’yla evlenebilir miydi?

I. Elizabeth 17 Kasım 1558 tarihinde iktidar koltuğuna oturduğunda, Osmanlı Sarayı’nın tahtında Kanuni Sultan Süleyman vardı. Aralarında 39 yıl gibi büyük bir yaş farkı vardı.

Üstelik Sultan Süleyman, baş kadını Hürrem Sultan’a hala áşıktı.

Ayrıca iki eşi daha vardı; Mahidevran Kadın ve Gülfem Hatun.

Kraliçe Elizabeth’in kafasındaki "Doğu" ve "Türk" imajı nasıldı, bilmiyoruz. Ama Harem öyle uzaktan görüldüğü gibi Batı masallarına pek benzemiyordu.

Sultan Süleyman’ın eşleri arasında özellikle Hürrem Sultan ile Mahidevran Kadın arasında sürekli saç saça kavga vardı. İki sultanı, ancak Padişah’ın annesi Valide Hafsa Sultan araya girip durdurabiliyordu. 

Kayınvalide Hafsa Sultan Saray’a cariye olarak alınmış ve Yavuz Sultan Selim’in karısı olmuştu. İddiaya göre Leh Yahudi’siydi.

Diğer sultanlar gibi, Hürrem Sultan da bu topraklara yabancıydı.

Batı tarihçilerine göre Hürrem Sultan’ın gerçek adı: Roxelana, Roza, Rossa, Rosanne, Ruziac veya La Rossa idi.

İtalyan ve Fransız olduğu iddia edilmekle birlikte, kökeni kesin olarak bilinmiyordu. Rus Papaz Rogatino’nun kızı olduğu da, Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızı olduğu da söyleniyordu. Kimilerine göre ise Hazar Yahudi’siydi. (Hazar Yahudileri Türk boyudur- SB)

Dünyayı titreten Sultan Süleyman, Hürrem Sultan’ın bir sözünü iki etmiyordu.

Bir hükümdarla köle kökenli bir kadın arasındaki bu tutkuyu yadırgayan halk, Hürrem Sultan’ın padişaha büyü yaptırdığına inanıyordu.

Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin sonunda Hürrem Sultan amacına ulaştı:

Sarayın tek hákimi oldu. Böylece Osmanlı tarihindeki "kadınlar saltanatı" Hürrem Sultan ile başladı.

Kraliçe I. Elizabeth, Sultan Süleyman’ı eş olarak seçmemekle kendisine ve ülkesine iyilik yapmıştı. Yoksa Hürrem Sultan’dan çekeceği vardı!



NURBANU SULTAN

Kraliçe I. Elizabeth’in koca adayları arasında, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçen II. Selim (1524-1574) de vardı.

Kraliçe I. Elizabeth, Hürrem Sultan gibi bir kayınvalide ister miydi, bilinmez!

Ama II. Selim’in eşi Nurbanu Sultan da çok dişliydi.

Nurbanu Sultan kimi tarihçilere göre İtalyan/Venedikli, kimilerine göre ise Yahudi’ydi!

Ahmet Refik gibi tarihçiler, Nurbanu Sultanı Yahudileri devlet işlerine karıştırmakla suçladılar hep. Yahudi iş kadını Ester Kira’yla olan ticari ilişkileri bu iddiayı güçlendiriyordu.

Nurbanu Sultan, tıpkı kendisini yetiştiren kayınvalidesi Hürrem Sultan gibi devlet işleriyle yakından ilgilendi. 

Kraliçe I. Elizabeth, II. Selim’e eş olabilir miydi? Sanmam. Padişah eşi ve kızlarından çok çekmişti ve kraliçeyi görecek gözü yoktu. 

Peki, Kraliçe I. Elizabeth tahtın bundan sonraki hákimi III. Murad’la evlenebilir miydi?

Bunun yanıtı için sadece bir örnek olay yazalım:

Nurbanu Sultan kocası II. Selim vefat edince, ölüm haberini kimselere haber vermedi. Kocasının cesedini, oğlu III. Murad Manisa’dan İstanbul’a gelip tahta oturana kadar sarayın buzhanesinde sakladı. 



SAFİYE SULTAN

Kraliçe I. Elizabeth kuşkusuz Nurbanu Sultan gibi sert bir kayınvalide istemezdi.

Ama III. Murad’ın eşi Safiye Sultan da Valide Sultan’ı aratmayacak bir kişilikteydi.

Safiye Sultan’ın biyografisi hakkında türlü iddialar var:

Adriyatik denizinden bir gemiyle geçerken korsanlara esir düşmüş, önce Ferhad Paşa’ya sonra güzel ve zeki oluşu nedeniyle Osmanlı Sarayı’na satılmıştı. III. Murad Safiye Sultan’ı çok sevdi. Ama...

Bu durum annesi Nurbanu ile aralarının açılmasına neden oldu.

Nurbanu Sultan, gelini Safiye Sultan’ı gözden düşürmek için oğluna dünyalar güzeli cariyeler sundu. Ne yapsa ne etse III. Murad’ı Safiye Sultan’dan vazgeçiremedi.

Nurbanu Sultan ölünce, Safiye Sultan Osmanlı Sarayı’nın tek hákimi oldu. Rahmetli kayınvalidesi Nurbanu Sultan’ın Yahudi Ester Kira’yla yürüttüğü ilişkileri bile devam ettirdi! Kraliçe I. Elizabeth’le iyi ilişkiler kurdu. 



HANDAN SULTAN

16. yüzyıl artık geride kalıyordu. 

Kraliçe I. Elizabeth hala bekárdı. Ama artık yaşlanmıştı. Safiye Sultan’ın oğlu III. Mehmed tahta çıktığında 29 yaşındaydı. Kraliçe ise 58 yaşında.

Bu evlilik gerçekleşebilir miydi?

Sultan III. Mehmed’in gözü Handan Sultan’dan başkasını görmüyordu. Dolayısıyla bu evliliğin gerçekleşmesine de olanak yoktu.

Kraliçe I. Elizabeth ile Sultan III. Mehmed aynı yıl 1603’te vefat ettiler.



Şaka bir yana, gelelim sorumuza:

Hani filmde Kraliçe soruyor ya, "Türk Sultanı’yla mı evleneyim" diye?

Öncelikle belirtelim: "Seçen" Kraliçe değil, Osmanlı Padişah’ı olurdu. 

Ve "veraset" meselesi yüzünden "Bakire Kraliçe"nin de pek şansı yoktu.


Yazmadan edemeyeceğim: 

İngiltere feodalizmi tasfiye edip "kapitalizmin" çarklarını döndürüp toplumu harekete geçirirken, Osmanlı siyasi açıdan dünya devi olmasına rağmen, ticari hayatındaki dinsel gelenekçilik yüzünden hem ticari hem de kültürel anlamda gericileşme sürecine girdi.

Bugün durum ortada; İngiltere nerede biz neredeyiz? 
Onlar Kraliçe I. Elizabeth için film üzerine film çekiyor.

Biz her şeyi sineye çekiyoruz!


Soner Yalçın, Hürriyet 2007


***


ELİZABETH

Yönetmen : Shekhar Kapur , 1998 İngiltere
Oyuncular: Cate Blanchett,Geoffrey Rush, Vincent Cassel

Katolik kraliçe Mary ölür ve tahta pek istenmese de protestan olan ve öldürmeye kıyamadığı kardeşi Elizabeth geçer. Elizabeth in önünde uzun ve bolca dikenli bir yol vardır. etrafında hem destekçileri hem de her fırsatta katolik egemenliği geri getirmeye çalışan insanlar vardır. bunun yanında evlenmesi ve kendisinden sonra tahta geçmesi gereken bir vasil bırakmak zorundadır. Tüm bu zorlukların arasında elizabeth in ingiltereyi nasıl yöneteceği ise tam bir muammadır.


Sadece Cadıları değil, Kilise karşıtlarını da yaktılar....
Sonrasında ise bir Protestan Tahta geçer.....


Fragmanı : 

....


ELİZABETH : ALTIN ÇAĞ / Elizabeth: The Golden Age

Yönetmen: Shekbar Kapur , 2007 Fransa ,İngiltere
Oyuncular: Cate Blachett, Clive Owen, Abbie Cornish

Kraliçe Elizabeth'in kuzeni olan İskoçya Kraliçesi Mary Stuart, İngiliz tahtını ele geçirmek için İspanya Kralı Philip ile çeşitli komplo planları yapmaktadır. Elizabeth'in sadık ve güvenilir danışmanı Sir Francis Walsingham, kraliçeyi komplo ve tuzaklardan koruyabilmek için vargücüyle çaba gösterir. İmparatorluğunu korumak için savaşa hazırlanmakta olan Elizabeth, macerapest ruhlu yakışıklı denizci Raleigh'e karşı hissettiği beklenmedik duygular ile kraliyet sarayındaki görevleri arasındaki hassas dengeyi tutturmak zorundadır.


Fragmanı : 


***

Osmanlı yardım etmeseydi , 
bugün dünya hangi eksende dönecekti acaba ?
Şimdi ise bulunduğumuz konuma bak !

Dönecek , dönecek ....



SB.







Der Medicus / The Physician / İbni Sina






MEDİCUS FİLMİNDE Ki ÇARPIK ANATOMİ;
BAŞ İLE AYAĞIN YER DEĞİŞTİRMESİ

Medicus Filmine Almanya da ilk gösterime girdiği gün gittik arkadaşla ..hep şunu söylüyordum arkadaşa filme girmeden önce "bak İbni Sinayı kesin Pers olarak gösterecekler ama meraak ettiğim Selçuklu'yu nereye koyacaklar?" Filme girdik anlatılacak o kadar saçmalık tarihi gerçegi ters yüz etme var ki..)bir kaçını sıralayabilirim...

1. Ortaçağın Kilise yobazlığıyla inleyen İngiltereden rob adında bir genç Ustasının gözlerini ameliyat eden yahudilerden bu işin esas ustasının Doğu da İbni Sina adında Dünyanın en iyi Hekimi olduğunu öğreniyor, bu da İbni Sinanın talebesi olmak için yollara düşüyor..

Haritada Persien yazmışlar  - Halbuki o devirde bırakın Persien ismini Pers Devletini Pers ismi bile yok...

2. Selçuklular ile İlk karşılaşma ;kervandan arta kalanlar bir kale içinde ki Kentin atlılarca kadın çocuk demeden katledilişini izler ve o katiller sürüsü orayı atlarıyla terkederken İngiliz yanında ki zenci arap deveciye soruyor bunlar kim diye ?

Zenci arap devecinin cevabı cok enteresan "Selçuklular;bunlar kuzeyli göçebeler"

Filimde bile olsa Kitabın yahudi yazarı bir zenci arap deveciyi bile sözkonusu Türkler olduğunda yerleşik bir medeniyet sahibi gibi göstertebiliyor demek ki...

3. İngiliz Talebe İsfahana geliyor ama ne büyük bir Alimin önergesi nede parası olmadığı için Medreseye alınmıyor birde dayak yiyip bayıltılıyor ama nasıl oluyorsa gözlerini açtığında bir anda kendini İbni Sina'nın yanında buluyor ve o günden itibaren bu Ortaçağ İngilizi Devrin en büyük Bilim Adamı , Doktoru İbni Sina'nın en iyi Talebesi oluveriyor :) birde üstüne üstlük bu İngilizin ,İbni Sinanı'nın hiç bir talebesinde ve hatta kendisinde bile olmayan Tanrı vergisi büyük bir yeteneği var ;Adam ölümü ve kimin öleceğini elini tuttuğunda net görebiliyor :)))

4. İbni Sina'yı muhteşem çıkışlarıyla Ortaçağ İngizasyon bilimsel altyapısıyla derste ve teneffüste etkileyen bizim İngiliz ,Büyük Alimin gözüne giriyor ve Büyük Alim onu Şahın huzuruna çıkarken bile yanında götürüyor...

Filimin en ilginç sahnelerinden birisi burda yaşanıyor ve Şah bu ilk gördüğü İngilize diyor ki "biraz daha erken gelseydin bir Selçuklunun gövdesinin pis başindan ayrılışına tanıklık etmiş olacaktın!" Tam bu sırada İbni Sina diyor ki "şah hazretleri bu iyi olmadı zira Selçukluların Atının eğerinden başka kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok,oysa sizin bir medeniyetiniz var!!!"

5. Fakat o da ne Şah Hazretleri de aynen bu İngilizden İbn i Sina kadar etkileniyor...hatta ondanda fazla..İngilizi Av partilerine davet edip kendi has cariyelerini buna teklif ediyor . 

6. ee İngiliz erkeği olurda ona aşık olan kadın olmaz mı (Avrupa ve Amerikan filimlerinde sık görüldüğü gibi bu erkeğin cazibesine en güzel kadınlar dayanamıyor ve kocasını boynuzluyor.. ama bu tabiki kadının kadınlığını kocasında yaşayamama ve kocanın tam bir öküz gibi gösterilmesi ve Avrupalı erkeğin taa o zaman kadının tüm haklarını ve arzularını hissetmesi işleniyor biliçaltına seyircinin.

Oysa Kadınları Ortaçağ Avrupasında Cadı diye diri diri yakanlar kimlerdi? Selçuklular mı? ...

7. Bu ingiliz bir yandan aşk meşk işleriyle uğraşırken elbette İnsanlık adına Bilimsel araştırmalarıda ihmal etmiyordu ve Medresenin mahzeninde Ölüleri kesip iç organlarını inceliyor ve resimlerini çiziyor..ve günün birinde bunu bir yobaz yakalıyor ve seriat mahkemesine çıkarıyorlar.

Filimde İslamı savunanlar bir Barbar kana susamış bir yaratık sürüsü gibi gösteriliyor

8. Yakalanan ingiliz İbn i Sina ile beraber Ölüme mahkum ediliyor ve idam edilmek üzere zindana atılıyorlar ve zindanda İngiliz talebe Hocası İbni Sinaya Anatomi ,Fizyoloji ve Pathaloji biliminde dersler veriyor ;Hocasını talebe olarak eğitiyor... 

ve Koca İbn i Sina buna diyor ki "demek ki derste anlattığım Her Şey Yanlışmış!!!"

9. Şah bunları zindandan kurtarıyor ve bunu hazmedemeyen yobazlar uleması Selçuklularla anlaşıyor ve Kaleyi içten fethetme teklifinde bulunuyorlar...Şahın ölümcül hastalığına çarede dermanda bu İngizasyon bilimli İngiliz oluyor ve Şahı Ameliyat ediyorlar ameliyatı gerçekleştiren İngilize asistanlığı Devrin ve tüm zamanların en iyi Doktoru denilen İbn i Sina yapıyor  :))))

10. Selçuklular yobazların yardımıyla İsfahanı ele geçiriyor Ameliyatdan sağ cıkan Şah Savaş alanında tüm askerlerinin öldüğü bir yerde Atının üstünde bir Mihenk anıtı gibi ölen tek kişi olarak tarihe geçiyor İbni Sina kendini zehirliyor ve Kahraman İngiliz Rob Kalenin ardından tüm Beni İsrail Oğullarını Bir Musa Peygamber gibi kurtarıyor ....



Bu filimde ve Romanda resmen Tarihe yalan söyletmeye kalkmışlar..resmen Bir Gövde de başlar ile ayakları yer değiştirtmişler Başı Ayak diye gösterip gerçek Ayağı ise Baş diye pazarlamışlar tabii yerseniz...yememek içinse 
Tarihinizi iyi öğrenmeniz ve bilmeniz şart...




Hakikatlar ise ;

1. O devirde Pers diye bir şey yoktur
2. İbni Sina Türktür (İbni farsca oğlu demektir Sinanoğlu'dur manası ve Sin Sine Sina Sena Sinan Sinem Senem Zena Asena isimlerinde olduğu gibi bu bir öz be öz türkçe isimdir)

3.İbn i Sina hiç bir dönem bir Fars şahına hizmet etmemiştir hayatı hep Türk Devletlerine hizmetle geçmiştir yalnız bir kere bir Arap beyliğinde bir Arap Şeyhinin özel Doktoru olmustur ve sonra orada zindana atılmıştır ama İbn i Sina(Sinanoğlu) zindandan kaçmayı başarmıştır...

4. İbn i Sina öteden beri Türk diyarı olan BUHARA Doğumludur ,mezarı İranın Hamadan şehrindedir ve bugün bie Hamadanlılar hala Türktür,Babası Mevlanayla aynı memleketten Belh'ten dir...

5. Barbar ve "Atının eğerlerinden başka kaybedecekleri hiçbirşey olmayan bir zavallı göçebe diye gösterilen Selçuklular ise Dünyanın en gelişmiş İmp.luklarından birini kuran ve bugünkü Avrupa'daki bir sürü zavallı insanların bile gelip iş bulduğu çalışıp karnına doyurabildikleri Hazar İmparatorluğunun devamıdır...

Büyük Selçuklu İmp.luğunun temelini atan Selçuk bey filimde itiraf edildiği gibi Kuzey den gelmiştir..(Kuzey neresidir peki? Hazarlardır) ve Hazar İmp.luğunda bir üst yöneticidir Selçuk bey ve bir anlaşmazlık sonucu kardeşleri ve bir büyük boy ile güneye İran coğrafyasına göçüp Büyük Selçuklu İmp.luğunu kurmuşlardır.

6.  Selçuklu zamanı muhteşem el sanatları resimleri...minyatürleri çini sanatını ... Hangi göçebe bir Halk bunu yapabilir..? 
Göçebe olan Millet sadece karnını doyurmak ve başka milletlere yem olmamak için hayatta kalma mücadelesi verir

7. Selçuklulara barbar kültürsüz göçebe yapıştırması yapan İngilizler o dönem Kadınlarını Cadı diye ve en ufak bir yeniliği şeytanla ortak iş diye İngizasyon mahkemelerinde yargılayıp diri diri yakıyorlardı...bunların yaptığı tam halk deyimiyle "yavuz hırsız ev sahibini bastırır"mantığı...köklerinin derin olmadığını ve tarihlerinin karanlık olduklarını bildiklerinden aşağılık kompleksleriyle kıvranıp sömürüden elde ettikleri parayla uyduruk romanlar yazıp büyük bütçeli filimler çekip İNSANLIK TARİHİNİN GÖVDESİNDE BAŞLA AYAĞIN YERİNİ DEĞİŞTİRMEKTİR...


TCan/Almanya


....


Der Medicus / The Physician (Hekim) 
(Güya) İbni Sina'yı (*) anlatan bir film.

Film 1.000 yıl öncesinin İngilteresinde başlıyor. Bir İngiliz genci annesinin ölümüne engel olamadığı için zamanın en ünlü doktoru olarak adını duyduğu İbni Sinayı bulup öğrencisi olmak için, İngiltereden, (bugün İran'da kalan) İsfahan'a gitmek üzere yola çıkıyor.

Filmde geçen bazı olaylar ve çarpıtmalar:
- Selçukluları kırk haramiler gibi, haydut çetesi, yol kesen, katil sürüsü, sürekli kötülük saçan ve kara kuru, tipleri bozuk adamlar olarak gösteriyor.

- Bu İngiliz, güya İbni Sinadan birşeyler öğrenecek, ama O daha kabiliyetli çıkıp bir ameliyat bile yapıyor ve ameliyatta koca İbni Sina, bu İngiliz p.çine asistanlık yapıyor. Evet aynen öyle...

- Filmde İbni Sinanın öğrencisi olmak için yahudi veya müslüman olmak gerektiği belirtildiğinden, hrıstiyanlığını gizleyip, kendisini yahudi gibi gösteriyor. Kuvvetli bir yahudi ve hrıstiyan propagandası var.

- Yahudilerin bir kadına zinadan dolayı recm cezası vermeleri olayı var. (Bu recm cezası, yahudi inanışında olup, islamiyette yoktur.) Filmdeki ender doğru bilgilerden biriydi herhalde...


- Filmi izleyecekseniz; 

- Selçukluların adı anılarak, derinden verilen Türk düşmanlığı mesajlarını ve

- "İbni Sinaya bile bazı şeyleri, biz hrıstiyan İngilizler öğrettik kardeşim" mesajlarını görmenizde fayda var...

...

(*) Batılılar İbni Sinayı Avicenna olarak tanır. Tarih boyunca bir Türk kenti olan Buharada doğmuş, bir Türk bilim adamıdır.

Hekim olarak bilinmesine rağmen, Matematikten felsefeye, Uzaybilimden, mantığa kadar bir çok çalışması vardır.)

Mesela şu canlandırmalara bakın.





F.Akkuş / Türkiye


....







İBNİ SİNA’NIN (AVICENNA) 
TÜRK VE DÜNYA EĞİTİM TARİHİNDEKİ YERİ
Prof. Dr. Yahya AKYÜZ


Büyük Türk filozofu, ahlâkçısı ve hekimi İbni Sina (980-1037) gerek Türk gerek dünya düşünce, tıp ve eğitim tarihinde çok önemli bir yer tutar. Fakat o Türkiye’de pek az tanındığı gibi, eğitim görüşleri üzerinde ise hiç durulmamaktadır. örneğin, iki ciltlik Pedagoji Tarihi adlı kitabında H. Fikret Kanad ona hiç yer vermez... Oysa onun, tıp alanında olduğu kadar eğitime ilişkin bazı görüşleriyle de Batıyı etkilediği ve asırlar sonra “yeni eğitim” akımını başlatan ve geliştiren eğitimcilere ilham verdiği düşünülebilir.

Bu görüş ilk kez tarafımızdan ve bu yazımızda bir varsayım olarak ileri sürülmektedir ve geçerliliği gerek bu yazımızda, gerek daha sonraki çalışmalarımızda araştırılacaktır. Fakat şu soruyu şimdiden ortaya atmamız da çok anlam taşımaktadır: îbni Sina, ölümünden yüz yıl geçince Avrupa’da eserlerinin Latince çevirileri ile tanınmakta ve üniversitelerde okunmaktadır. Bu 500 yıl kadar sürecektir. 

J.J. Rousseau başta olmak üzere “yeni eğitim” çilerin onu okudukları, ondan yararlandıkları düşünülemez mi? Üstelik Rousseau, Orta Çağda Müslümanların eski Yunan bilimini o zaman “karanlıklar içindeki” Avrupa’ya aktarma gibi bir rol oynadıklarını söyler (İlimler ve Sanatlar Hakkmda Nutuk). Bu da onun Orta Çağdaki Müslüman bilim adamlarını ve onlardan biri olan Ibni Sina’yı okumuş, incelemiş olabileceğini akla getiriyor.

Îbni Sina çocukken oyunu çok severmiş. Birgün yine oynarken bir ihtiyar, “— Sen çok akıllısın, ileride bir âlim olacaksın, sana oyun yaraşır mı? Derslerine çalış.” der. Küçük îbni Sina şu cevabı verir: “— Her yaşın belli bir.hali vardır. Çocukluğun yakışığı da oyundur. Her yaşın hakkı verilmelidir.”

Küçük İbni Sina'nın bu cevabı, bugün pedagoji ve psikolojinin ulaştığı gerçeklerden birinin ifadesidir.

İbni Sina daha gençlik yıllarında döneminin felsefe, tıp tabiiyat, teoloji, matematik, v.s. alanındaki tüm bilgilerini öğrenmiş ve kendisine Aristo ve Farabi’den sonra gelen üçüncü öğretmen, Üstad anlamında muallim-i salis denmiştir.

İbni Sina’nın Türk ve dünya eğitim tarihinde önemli, bir yer tutması başlıca şu nedenlerden ileri gelmektedir:

1. Tıp bilimine katkıları ve tıp öğretiminin konularını tespit etmesi nedeniyle,
2. Ahlâk ve fazilet eğitimine ilişkin görüşleri nedeniyle, 
3. Hükümdarın siyasal eğitimine ilişkin görüşleri nedeniyle,
4. Bilime verdiği büyük önem nedeniyle, 
5. Beden eğitimi konusundaki görüşleri nedeniyle, 
6. Çocuğun bakımı, sağlığı, eğitim ve öğretimi ile ilgili görüşleri nedeniyle.

Tamamı pdf: 



***



İbn Sina'nın Mineroloji /Kimya Çalışmaları

Erken tarihlerden itibaren varlık problemi içinde doğanın oluşumu, varlığın öğeleri, maddenin ne olduğu ve canlı ve cansız maddenin ne yönlerden farklı oluğu gibi konular felsefenin ve bilimin konusu olarak ele alınmıştır.

Nitekim meşhur filozof-bilim adamı Aristo yazdığı bazı eserlerde bu konular üzerinde durmuştur. Onun Meteorologica adlı eserinde, Mineroloji adlı bir eser kaleme alarak doğadaki oluşum ve minerallerin kökenini açıklayacağını kaydettiği iddia edilmiş ve buna bağlı olarak da Mineroloji adlı İbn Sina'nın kaleme aldığı eserin Aristo'ya ait olması gerektiği iddia edilmiştir. Ancak, makalede verilecek ayrıntılı bilgiden de anlaşılacağı gibi, bu kitap İbn Sina'ya aittir. Bunun en açık delili İbn Sina'nın Şifa adlı eserinin bir kısmının bu konuya ayrıldığı ve verilen açıklamaların Mineroloji'dekilere benzerlik gösterdiğidir.


1. Meteorlar ve yeryüzü şekillerinin oluşumu
2. Minerallerin meydana gelişi

İbn Sina bu açıklamalarında özellikle, elementlerin kendine ait özellikleri olduğu ve onların bazıları kullanılanılarak diğerlerinin elde edilemeyeceğidir (transformasyon teorisi).


Mineroloji: link

Kimya: link


Ay'da İbn-i Sina (Persmişşşş!)


El-Kanun fi't-Tıb (Canon of Medicine ) 


İngilizce fragman:The Physician 


DER MEDICUS Kritik inkl. Filmszene Trailer Deutsch







İBNİ SİNA TÜRKTÜR
Meteorologica adlı kitap İbn Sina'ya aittir

TÜRKLER BARBAR DEĞİLDİR
SELÇUKLU BİR İMPARATORLUKTU
BATI, KÖTÜLEME ve SAHİPLENME
HUYUNDAN VAZGEÇMELİ !



İBNİ SİNA - DUŞANBE / TACİKİSTAN











2 Kasım 2013 Cumartesi

AFGANİSTAN-DİN ve TÜRKİYE







OSAMA
2003 – Afganistan

fragman


Taliban rejiminin hüküm sürdüğü Afganistan’da kadınların yanlarında bir erkek akrabaları olmadan sokağa çıkmaları yasaklanmıştır. Hiçbir erkek yakını olmayan kadınlarsa evlerinde açlıktan ölmeye mahkumdur. 
Bir anne ve oniki yaşındaki kızı da Taliban başa geçtikten sonra işsiz kalırlar ve anne kocasıyla erkek kardeşini savaşta kaybeder. Kendisi ve çocuğunu hayatta tutabilmek için annenin yapabileceği tek birşey vardır. 
Kızını erkek kılığına sokmak… 

Artık her dakikaları Taliban askerleri tarafından farkedilme ve öldürülme korkusuyla geçmeye başlar. Hayat artık zorlu bir yolculuğun ucundadır.

TÜRKÇE DUBLAJ




İNGİLİZCE ALTYAZI


****




Öğretmenim başını kapat !

Türbana serbestlikte korkulan oldu, başı açık, başı kapalı öğretmen kutuplaşması yaşanmaya başladı.

Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi’nin “Eğitim Hakkı Raporu”na göre, demokratikleşme paketi ile birlikte kamu çalışanlarına getirilen türban serbestliği yeni bir boyut daha kazandı. Rapora göre öğrenciler öğretmenlerine “siz ne zaman başınızı örteceksiniz” sorusu yöneltmeye başladı. Rapor, İzmir’de öğrenci velilerinin okul yönetimlerine “Çocuklarımızı türbanlı öğretmenin sınıfında okutmak istiyoruz” dilekçesi verdiklerini ortaya koydu.

Kamu görevlilerine getirilen türban serbestliği karşısında geliştirilen kutuplaşma uyarıları gerçek oldu. Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi’nin tüm Türkiye’deki okullarda yaşanan eğitim sistemi sorunlarını sıraladığı “Eğitim Hakkı Raporu”nda okullarda yaşanan türban gerginliği gözler önüne serildi.

Öğrenciler de türbanlı

Rapora göre ilkokulların yüzde 35’inde, ortaokulların yüzde 91’inde, liselerin ise yüzde 73’ünde bazı öğretmenler türbanla okula geliyor. Ayrıca kız öğrencilerin de okula türbanlı geldiği okullar bulunuyor. Ancak öğretmenler için düzenleme yapılmış olsa da, mevzuat içerisinde türbana engel olan tek düzenleme olan Milli Eğitim Bakanlığı’na Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik’e göre öğrencilerin “okul içinde başlarının açık” olması gerekiyor.

Ne zaman örteceksiniz?

Halkevleri’nin raporuna göre türban serbestliği öğretmenler odasındaki kutuplaşmayı da artırdı. Raporda bazı öğrencilerin öğretmenlerine, “Öğretmenim, siz ne zaman başınızı örteceksiniz” sorusunu yönelttiği bilgisi yer aldı.

‘Türbanlı öğretmeni isteriz’

Raporda ayrıca, “Öğrencilerin başı açık öğretmenin sınıfından alınıp türbanlı öğretmenin sınıfına yerleştirilmek için velilerin dilekçe verdiği okullar bulunmaktadır” ifadeleri kullanıldı. Halkevleri yöneticilerinden alınan bilgiye göre, dilekçe olayı İzmir’in Narlıdere ilçesinde bir okulda yaşandı. İlçede görevli başı açık bir öğretmenin, öğrencinin sınıfından alınması üzerine yaşadığı sıkıntıyı aktarması üzerine olay raporda anlatıldı.

Eğitim Sen İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Abdullah Tunalı ise “Birçok okuldan böyle bir duyum alıyoruz. Bazı okullarda ise dilekçe ile değil, şifai olarak türbanlı öğretmen talep ediliyor. Öğrencilerin sınıfları okulların açılmasının üzerinden zaman geçmesine karşın değiştiriliyor. Bu sorunların daha da artmasından endişeleniyoruz” dedi.

Türbanlı müdür hazırlığı

Daha büyük bir türban gerginliğinin de Ankara’da yaşandığı öğrenildi. Eğitim Sen Ankara 2 No’lu Şube Başkanı Dengiz Sönmez’in aktardığı bilgiye göre, Ankara’da özellikle gecekondu mahallelerinde okul müdürlerine “örtünme baskısı” yapılıyor. Sönmez, bu durumu “türbanlı vekilden sonra türbanlı müdür” hazırlığı olarak değerlendirdi.



BAŞINI ÖRT BASKISI, geçen seneki haber için:




video




1 KASIM 2013 TBMM


ÖZGÜRLÜĞÜN KADERİ
GERİCİLİĞİN ELİNDE OYUNCAK OLAMAZ


MAHMUT ESAT BOZKURT,1925


***

KURAN'DA, TÜRBAN'IN YERİNİ GÖSTERİN 
BEN DE TAKARIM


Her samimi Müslüman, İslam’ın 5 şartı olduğunu bilir. 
Bunlar, Kelime-i Şehadet getirmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Hacca gitmek ve Oruç tutmaktır. 
Dinimizi, her sıkıştıklarında siyasete katık edenler ise bu şartlara Türbanı da eklediler. 

Yıllardır yandaş ekranları dolduran sesleri öfke ve tehdit dolu, suratlarından kin ve nefret akan, gözlerinden alevler fışkıran, ağızlardan kıran, döken sözler dökülen, İslam’ı baskıcı, hoşgörüsüz bir din olarak anlatan ilahiyatçı kılıklı bilgisizlerin yorumlarına inanmak zorunda değiliz. 
Meydanı bunlara bırakanlar yüzünden bu hale geldik. 
Bunlara en iyi yanıtlar Kuran’da var.

Örtünme konusu Kur’an’da, Ahzab Suresi’nin 59’uncu Ayeti ve Nur Suresi’nin 31 ve 60’ıncı ayetlerinde geçmektedir.
Kur’an’da geçen "Hımar' kelimesi 'Baş örtmek' anlamına değil, sadece 'örtmek' anlamına gelmektedir. 

Başörtüsü demek için "örtmek" yani "hımar" kelimesinin yanına "baş" yani "re's" kelimesinin 'gelmesi gerekmektedir. 
Böylelikle ortaya hımarü-re's' yani ‘başörtüsü’ çıkacaktır. 
Oysa ne ayette ne de Kur’an’ın hiçbir yerinde 'hımarü-re's' diye bir tanımlama yoktur.

Arapçada, kadınların başlarına örttükleri örtünün özel bir adı vardır. Bu da ‘mikna’ ve ‘nasıfy’dır. 
Dini siyasette kullananlar, Kur’an’ın herhangi bir yerinde ‘mikna’ ya da ‘nasıfy’ kelimelerinin geçtiğini gösterebilirler mi? 
Ayetteki 'Hımar' yani örtünün yanında geçen ise 'Cuyub' kelimesidir. 
Cuyup, 'yaka' veya 'göğüs' demektir. 


Şimdi gelelim Nur Suresi 31’nci Ayete. Muhammed bin Hamza’nın 1424 yılında yaptığı ilk çeviri şöyledir: 

"Söyle inanan kadınlara, gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve cinsel organlarını saklasınlar. Ziynetlerini (süslerini) göstermesinler. Örtülerini de yakalarının üzerine bıraksınlar"

Prof Dr Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisinde ise 

"Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar" denilmektedir.

Prof Dr Zekeriya Beyaz’ın çevirisi de benzer şekildedir: 

“İnanan kadınlara da söyle, gözlerinden kıssınlar (başkalarının ayıp yerlerine bakmasınlar), kendi ferclerini (ayıp yerlerini) de saklasınlar, ziynetlerini (takılarını) apaçık göstermesinler. Ancak kendiliğinden gözüken bunun dışındadır. Örtülerini yakalarının (gerdanlık ziynetinin) üzerine kapatsınlar”

Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali de, tek bir farkla yukarıdaki çevirilerle benzerlik göstermektedir.

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. ‘Başörtülerini’ ta yakalarının üzerine kadar salsınlar….” 

Bu metnin içinde Başörtüsü ifadesi var. Diyanet İşleri Başkanlığı için çeviri yapanların ‘Başörtüsü’ kelimesinin karşılığı olan 'hımarü-re's' ifadesini nerede gördüklerini çok merak ediyorum. 

Ahzab Suresi 59’uncu Ayetin de örtünmeden bahsettiğini söylemiştik. Bunu da Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali’nden aktaralım:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur” 
Burada istenen başın örtülmesi değil, bedenin örtülmesidir.

Örtünmeyle ilgili son olarak Nur Suresi 60’ıncı Ayete bakalım. Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim Meali şöyle demektedir: 

“Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır”

Yedi yaşımdan 14 yaşıma kadar Kur’an kursuna gittim. Kur’an’ın sadece Türkçe değil Fransızca çevirilerini okudum. Hassas konuları araştırdım. İslam’ın ne kutsal kitabında ne de şartlarında bırakın Türban’ı, Başörtüsü uyarısı görmedim

Anadolu kadını başını örter. Ama bu örtü, içine siyah ya da başka bir renk bant çekilmiş Türban değildir. 
Çünkü Türban, 1970’li yılların başında, Anadolu kadınının Başörtüsü’ne alternatif olarak, toplumu dönüştürecek, kutuplaştıracak bir simge halinde ülke yaşamına sokulmuştur. 
Amerikancı sahte Müslümanlar, türbanı artık bırakın üniversiteleri, anaokullarına kadar sokmuştur. 
İzmir’de, Ankara Çayyolu ve Çankaya’da, İstanbul Nişantaşı, Bodrum, Datça, Marmaris ya da benzeri yerlerde yaşayanlar bu örneği abartılı bulabilir. 
Erzurum’a, Yozgat’a, Aksaray’a, Kahramanmaraş’a ya da başka bir Anadolu kentine gidin, sokaklara bir bakın. 
Türban’dan başka bir şey görürseniz sevinin.


Hacı annem başta olmak üzere akrabam kadınların çoğu başını eşarp, leçek ve yazma ile geleneksel biçimde örter. 
İsteyen başını Türban ile örter, isteyen de “Geleneksel Başörtüsü” ile. 
Her ikisine de saygım var. 
Ama kadınlarımıza, AKP’nin kardeş partisi Mısır’daki İhvan adıyla da bilinen Müslüman Kardeşler örgütünün örtünme biçimi dayatıldı. Maalesef birçok kadın da bundan etkilenerek, kafasını öyle sarmaya başladı. 

“Türban’ı seçimlerde malzeme etmek isteyenler, bunu artık kullanmayacaktır. 
Meclise girdiler, bu iş bitti. 
Unutulur gider” diyenler yanılıyor. 
Yazın bir kenara, bir süre sonra, şimdilik Türban kullanılmayan alan ve meslekleri öne çıkararak, buralarda neden olmasın diye kıyamet koparacaklardır. 
Bu pilav daha çok su götürür. 
Çünkü amaç, din, iman ve inanç değil, siyasettir siyaset. 

Hatırlayın, 2011’deki milletvekili seçimlerinin ardından yazdığım yazıda, “Birkaç yıl içinde 3-4 AKP milletvekili kadın hacca gider. Dönüşte türbanlanır. 
Meclise de böyle gelir. 
Ne zaman olur derseniz, AKP’nin çok zor duruma düştüğü bir döneme denk getirirler” demiştim. 
Siyaset öngörme sanatıdır aynı zamanda. 

Ayrıca Türban bildiğiniz üzere Fransızca'dır. Hikâyesi de şöyledir: 
1796 yılında Osmanlı elçisi olarak Paris gönderilen Moralı Esseyid Ali Efendi’nin başındaki sarık Fransız kadınları tarafından çok beğenilmiş, kısa sürede de moda olmuştur. 
Fransızların “Türban” adını verdikleri sarık sadece Parisli kadınlar tarafından değil, ülkenin farklı bölgelerindeki burjuva kadınlarca da benimsenmiştir. 
Türban, daha sonraki yüzyılda, Fransa’nın sömürgesi Afrika ülkelerinden topladığı özel birliklerdeki, Arap ve siyahi askerlerin kafasına takılmıştır.

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun sözleriyle bitirelim: 

“Bir kadının başını örtmesi Müslümanlığa giriş beyannamesi veya Müslüman olmanın yegâne ve ön şartı değildir.”


Gürbüz Evren / Siyaset Bilimci



***




Osmanlı hanedan Tesettür anlayışı 






Nifak tohumu türban ülkemize ekilişi-1










____________KADINLARA İTHAFEN____________